BURSA'DA ZAMAN ŞİİRİNİN KONUSU , TEMASI , AÇIKLAMASI , AHENK ÖGELERİ ,TAHLİLİ

Ahmet Hamdi Tanpınar, sadece Türk edebiyatının değil,  Türk kültür ve fikir hayatının da  önemli bir ismidir. Genç yaşlarında,Yahya Kemal, Rıza Tevfik, Ahmet Haşim, Ziya Gökalp, Ahmet Haşim gibi gerek sanat gerek fikir dünyasının önemli isimlerin yanında bulunup sohbetlerine dahil olması muhtemelen sanatçının alt yapısının oluşmasında bir hayli önemli rol oynar.
Tanpınar için “sanat” bir bütündür. Resim, heykel, mimari, şiir, roman, hikaye, tiyatro vs birbirinden ayrı düşünülemez. Tüm bu sanat dalları birbirleri ile etkileşim içindedir. Sanat hakkında bir diğer görüşü de; sanatı öncelikle bir “uygarlık meselesi” olarak görmesidir. Ona göre, üzerinde yaşadığımız coğrafyada Türk toplumu iki uygarlığın etkisinde kalarak kendi sentezini oluşturmuştur. Bu sentez, gerek Doğu gerekse Batı uygarlıklarının  iyi ve kötü yanlarını içinde barındırır.
“Görmekle bakmak arasında fark vardır.” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar çevresindeki her şeyi aşırı bir dikkatle gözlemler. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde ders verdiği yıllarda, öğrencilerini yanına alarak, sık sık İstanbul’da dolaştığı ve mimari yapılarla edebiyat arasındaki ilişkiyi onlara göstermeye çalıştığı anlatılır.
Tanpınar, müzikle de yakından alakalıdır. Türk müziğini ince ayrıntıları ile bilirken, klasik Batı müziği sanatçılarını da tanır ve onların müzik formlarına hakimdir. Sanatı bir bütün olarak gören Tanpınar’ın mimariye ve resme de ayrı bir ilgisi vardır. Avrupa’ya ait bir çok önemli eseri yorumlayan Tanpınar, Bursa’daki Yeşil Türbe ile Paris’te bulunan Notre Dame Kilisesi’ni de estetik bakımdan karşılaştırmıştır. Çok yönlü olan sanatçı muazzam bir mitoloji bilgisine de sahiptir. Tanpınar eski sanat eserlerimizi değerlendirirken, eskiye nasıl yaklaşmamız gerektiğini şu şekilde ifade eder:
“Geçmişi öğrenmek, geçmişin hırdavatçılığını yapmak demek değildir. Geçmişi öğrenmek, onu değerlendirmek, ondaki güzellikleri ve kalıcı unsurları, Batı’nın ulaştığı uygarlık çizgisinde Batılı bir sanat anlayışına kavuşturmaktır.”
Görüldüğü gibi hayat ve sanat anlayışı makul bir sentezciliğe dayanan Tanpınar’ın romanlarında ve hikayelerinde yer alan kahramanlar da hep bu görüş etrafında ortaya çıkar. Onun kahramanları genellikle, yüksek tahsilli fakat Doğu ve Batı kültürü arasında sıkışmış, bunalımlı kişilerdir. Bu biraz da Tanpınar’ın kendi kişisel dünyasıdır. Eserleri çatışmalar üzerine kurulmuştur. Madde ile maneviyat, hayal ve düşünce çatışmaları ile kültürler arası çatışmalar eserlerinin bel kemiğini oluşturur.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Fransız şiirinden bilhassa sembolizmden etkilendiği görülür. Paul Valery ise onun en sevdiği şairler arasındadır. Şiirlerinde Ahmet Haşim’in özellikle Yahya Kemal’in etkisi fazladır. Şiirlerini daha çok serbest müstezatla yazan Tanpınar, şiirde de kendi sentezini oluşturmuştur.
Onun şiir görüşünü fazlasıyla yansıtan, içinde tarih, mimari, şehir, maneviyat ve aşkın olduğu şiirlerinden biri de “Bursa’da Zaman”dır.


Bursa’da Zaman

Bursa’da bir eski cami avlusu,
Mermer şadırvanda şakıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilâhisi.

Bir zafer müjdesi burada her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü, bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsali beyaz nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene.


Bu hayalde uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir âvize Bursa’da zaman.

Yeşil Türbe’sini gezdik dün akşam,
Duyduk bir musiki gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur’an sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.

İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayal içinde… Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk.
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette,
Belki de rüyâsı büyük cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Tanpınar’ın, “Bursa’da Zaman” şiirinin ilk biçimi  “Bursa’da Hülya Saatleri” ismi ile yazılmıştır. Daha sonra şair, şiir üzerinde fazla olmamakla birlikte bazı değişiklikler yapmıştır.Yeri geldiğinde bu farklılıklara değinilecektir.
Şiire biçim olarak baktığımızda; mesnevi nazım biçiminin kafiye düzeninin kullanıldığı  ve hece ölçüsüyle yazıldığı görülür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tercih ettiği bir nazım şekli olarak serbest nazım ile yazılmıştır. Şair, tıpkı düz yazılarında olduğu gibi şiirde de uzun cümleleri tercih etmiştir. Yahya Kemal’in mısra bütünlüğü anlayışı ile yazılmış şiirde noktalama işaretlerine önem verilmiş ve  anlama olan katkılarından faydalanılmıştır. Aliterasyon ve asonans ile şiirde bir musiki oluşturulmuştur.  Kısacası şiirde biçim, anlamı kuvvetlendirmek çabası ile  şekillendirilmiştir.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirini yorumlamak için, sanatçıyı bir bütün olarak görmek ve diğer eserleri ile bilhassa  “Beş Şehir” isimli eseri ile birlikte değerlendirmek okuyucu için doğru bir rehber olacaktır. “Beş Şehir”de Tanpınar anlattığı diğer şehirlere ait bölümleri sadece şehirlerin isimleri ile başlıklandırırken,  Bursa’yı anlattığı bölümün başlığı “Bursa’da Zaman” olarak geçer.
Mısra bütünlüğünü kırarak, bir düşünceyi birden fazla mısraa yerleştirme tekniği ile yazılan şiire anlam olarak baktığımızda iki ana bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde; Bursa’nın tarihi, mimari yapısı ve doğal güzellikleri anlatılırken, ikinci bölümde ise,  insan ruhunu saran bu şehrin ve tarihi güzelliklerinin yanına  aşk duygusu da eklenerek, şairin duyduğu huzur ve mutluluğu ebedileştirmek ister.
Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.

Tanpınar’ın öğrencisi olan Mehmet Kaplan, sanatçıyı anlatırken Alaine’in “Düşünmek için durmak lazımdır.” sözünden bahseder. Şiir, Bursa’da Orhan Gazi zamanından kalma bir caminin avlusunda başlar. Bu cami avlusunda adeta durup, etrafındakileri gözlemleyerek düşünmeye başlayan bir şair vardır.
Tanpınar için sanat bir bütündür. Hiçbir sanat dalı birbirinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, onun şiirleri resim, mimari ve musikiden ayrı değerlendirilemez. Tanpınar’ın eserlerinde onun çocukluk yıllarından başlayarak  geçmişe ait anılarını, okuyucunun muhayyilesinde görsel bir manzara çizerek, bir resim içerisinde vermeye çalıştığı görülür. Tanpınar, gördüğü güzellikleri ve hissettiği coşkun ruh halini somutlaştırma çabası içinde bir şairdir. Resim sanatını şiirinde kullanma etkisi, çok sevdiği Fransız şairler Baudelaire ve Valery’den gelir. Resimle ve diğer plastik sanatlarla yakından ilgili olan Tanpınar’a göre resim terbiyesi kişiye “gözün istiklalini” sağlar. Böylece şair ve yazar baktığı manzarayla bütünleşerek, pitoresk bir anlatıma kavuşabilir.  Bu anlatım Tanpınar’ın çok sık kullandığı “rüya” temasını da destekler.
“Bursa’da Zaman”da da, böyle bir anlatım söz konusudur. Perspektifte istasyon noktası olarak alınan, Orhan Gazi zamanından kalan bir cami avlusudur. Burada etrafını, dairesel bir perspektif içerisinde tasvir etmeye başlar. Objektif olarak başlayan tasvir, sonraki mısralarda subjektif bir anlatıma yönelir. Bursa’nın bilinen üç özelliği: “su”, “yeşil” ve “tarih” üzerinde duran şairin başlangıçta bulunduğu nokta,  bu üç unsuru da barındırmaktadır:  Şadırvandaki su, tarihi bir duvar ve ihtiyar çınar.
Şehrin birçok yerinde görülen şadırvanlar ve çeşmeler Bursa atmosferinin önemli bir parçasıdır. Suyun akışının şakımak olarak anlatılması, su ve kuş arasında kurulan benzerliktir. Şiirin ilk biçiminde “mermer şadırvan” olarak geçen tamlama “küçük şadırvan”la değiştirilmiştir. Böylece su,  küçük bir şadırvanda şakımaktadır. Tıpkı küçük bir kafeste şakıyan kuş gibi. Bu mısrada kafeste öten bir kuş imajı çizmeye çalışan şair, ilk biçimdeki “mermer” kelimesini kurmak istediği imaja uygun olmayacağını düşünerek “küçük” kelimesi ile değiştirmiş olmalıdır.
Bu cami avlusunda yer alan Orhan Gazi zamanından kalma bir duvar tarihi bir mirastır. Yapının yanında yükselen  çınar ağacının da yapı ile aynı yaşta olduğu belirtilir. Burada, insan eliyle yapılmış bir yapının dışında, doğaya ait bir  unsurun da,  güzelliği dışında   tarihi  özelliğine  dikkat çekilmektedir. Mazi  sadece mimariden ibaret değildir. Çınar, bir ihtiyara benzetilerek teşhis yapılmış ve elemek fiili ile birlikte kullanılmıştır. Gün ışıklarını dallarının arasından süzerek etrafa yaymaktadır.  Tanpınar, sıradan bir tabiat olayını oldukça güçlü bir imajla aktarır.  “Sakin bir gün” söyleyişinde yer alan “sakin” kelimesi,  Bursa’nın üzerine sinmiş olan huzur ve sükuneti çağrıştırır. “Elemek” gerçek anlamının dışında mecazi anlamı ile de değerlendirilmelidir. Kelimenin mecazi olarak içerdiği  anlam;  seçmek, değerlendirmektir.  Eski  bir cami avlusunda başlayan şiirde, şairin bu cami avlusunda durup geçmişi değerlendirmesi söz konusudur.   Çınar aynı zamanda, Osmanlı’nın simgesi olan ulu bir ağaçtır. Osman Gazi, Şeyh Edebali’ye anlattığı rüyasında göğsünden bir çınarın çıktığını söylemiştir ki, bu da Edebali tarafından kurulacak büyük bir imparatorluğa işaret olarak yorumlanmıştır.  Burada Orhan zamanından kalma bir duvarla çınarın aynı yaşta olması ile Bursa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun  tarihinde, yükselişin başlangıç noktası olması bakımından bir bağ kurulabilir. Burada yer alan çınar imajı , Yahya Kemal’in “Itri” şiirinde yer alan mısraları hatırlatır:

“Yedi yüz yıl süren hikayemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan”

Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilâhisi.
Ovanın yeşili, göğün mavisi ve mimarilerin en ilahisinde istiare yapılarak, bu üç unsura insan özelliği yüklenmiştir ki, bunlar şaire gülümsemektedir. Fakat bu gülümse, güzel bir rüyanın ortasında uyanan insanın hüzünle karışık gülümsemesine benzemektedir.  Burada sembolik bir anlatım söz konusudur.  Güzel bir rüya olarak belirtilen Osmanlı’nın Orhan Gazi döneminde Bursa’da yaşanan şaşalı günleridir ki, Bursa o dönemde başkenttir. Tıpkı güzel bir rüyanın ortasında uyanan insanın, rüyasının devamına ulaşamadığı için duyduğu hüzündür yaşanan.  Bu üç unsur, şaşalı günlerin geride kalmış olmasının hüznünü yaşamaktadır. Bunun -Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’ya bilinen  yakınlığı düşünüldüğünde-  şairin bizzat kendi hüznü olduğunu da söyleyebiliriz. Bursa, uzun bir süre Osmanlı’nın gözde şehri idi ve bu dönemde de mimari, dini ve kültürel bakımdan oldukça gelişmişti. Fakat Osmanlı topraklarının Rumeli’ye doğru genişlemesi ile önce Edirne, ardından da  İstanbul başkent olmuştur. Bunun sonucu olarak da Bursa, eski itibarını yitirmeye başlamış, artık ölen sultanların, şehzadelerin ve ailelerinin defnedildiği bir şehir haline gelmiştir. Tanpınar, Bursa’nın unutuluşuna dair “Beş Şehir”de şunları söyler:
 “Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işler­de o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sa­rayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları sey­rederek ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne’nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul’un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağ­lamıştır.”

“Beş Şehir”de Bursa’nın, dağlarıyla, yeşilliğiyle, ölçülü genişliğiyle, ışık ve renk birlikteliğiyle bir sanat eserine benzediğini söyleyen Tanpınar,  Bursa’ya hakim olan “yeşil”den şöyle bahseder: “ Bursa denilince aklımıza gelen bir şey de, yeşil rengidir. Bursa’da bu yeşilin manası çok daha başkadır, o edebiyatın rahmani yüzüdür. Bir mükafata çok benzeyen bir sükunun fani bir saate sinmiş manasıdır. Yeşil dediğimiz zaman, adeta çimen tazeliğini, ezilmiş bir renk cümbüşünü hatırlarız. Bunlar bize baharı müjdeler.” Ve Yeşil Bursa Ovası’nın da, Tanpınar için ayrı bir yeri vardır.  “Yaşadığım Gibi” isimli eserinde : “Bursa, biraz da bu ovanın güzelliğidir.” der. Fakat yukarıda belirtilen hüzne eş değer bir hüznü, Bursa ve geleceği için endişe duyduğunu da yine aynı eserden öğreniriz: “O Bursa ki, ovasını yavaş yavaş anlaşılmaz bir şehircilik gafleti dut yaprağını kemiren bir ipekböceği sürüsü gibi yiyip bitiriyor. Yakında Bursa ovasını ormanlarımız gibi hazin bir masal olarak hatırlayacağız.”
Tanpınar, bulunduğu mekana ve çevresine karşı hissettiği yakınlığı “gülmek”  kelimesi ile aktarır. “Derinden”  olan bu gülüş, manevi bir anlam içerir. “Ve mimarilerin en ilahisi” mısraı ile de “derin” kelimesinin taşıdığı maneviyat örtüşmektedir. Bir diğer yanıyla da derin eski olandır, geçmiştir ki, bu da şiirde maziye dair kurulan tablonun destekleyicisidir.
“Yüzlerce çeşmenin serinliğinden” mısraı şiirin ilk biçiminde “sanki bir hatıra serinliğinden” olarak geçer. Şairin bunu değiştirmesindeki sebep, “serinlik” kelimesinin “hatıra” ile kullanıldığında, soğuk bir anlam içermesi olabilir. “Hatıraların serinliği” okuyucuda daha çok , geçmişe ait kederli, mutluluk içermeyen  anları çağrıştırır. Oysa “yüzlerce çeşmenin serinliğinden” ifadesinde, bunaltıcı zamanlarda  suyun verdiği  rahatlatıcı serinlik etkisi vardır  ki, istenilen çağrışım da budur. Bursa bir su ve çeşmeler şehridir.  Tanpınar “Beş Şehir”de Bursa’nın tarihi çeşmelerinden övgüyle bahsederken,  Evliya Çelebi’nin de bununla ilgili değerlendirmesine yer verir: Evliya Çelebi, Bursa çeşmelerinden bahsettikten sonra sözü, ‘Velhasıl Bursa sudan ibarettir.’ diyerek bitirir. Canım Evliya!”
Bursa, her ne kadar insan eli ile yapılmış eşsiz mimari eserlere sahip olsa da, Tanpınar doğanın bizzat kendisinin en büyük eser olduğunu vurgular. Bu eserin mimarı ise, ilahi olan en yüce varlıktır. Bu nedenle onun eseri de, tüm yapıların en ilahisidir.
Bir zafer müjdesi burada her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.

Tasvirde genelden özele giden şair, yer isimleri vererek tasvirini özelleştirir.  İsimler, Tanpınar için önemlidir. “Beş Şehir” de bunu şöyle anlatır: “İster istemez sayarsınız: Gümüşlü, Muradiye, Yeşil Türbe, Nilü­fer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp… Bunlar ha­kikaten bir şehrin semt ve mahalle adları;  yahut tıpkı bizim gi­bi muayyen bir zaman içinde yaşamış birtakım insanların anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak ma­sal ülkesinden toplanmış hususi renkleri, çok hususi aydınlıkları ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasletli lezzetleri vardır…” Dolayısıyla, karşılaştığı her isim şairde güçlü duygular uyandırmaktır. Karşılaşılan isimlerin “zaferi müjdelemesi” gelecekle ilgili bir umuttur. Geçmişe ait başarıların kanıtı olan isimler, gelecekte de büyük başarılar elde edebileceğimize dair bir umut, bir müjdedir. Çünkü geçmişte bunu başarmış bir medeniyet,  bunu gelecekte de yapabilir. Bursa geçmişin değerleriyle geleceğe doğru yol almaktadır. Tanpınar da “Beş Şehir”de :“Hakikaten bu devir geleceği müjdeleyen rüyalarıyla, aşklarıyla, kahramanlıkları ve ermiş hikayeleriyle tam bir destandır.” der.
“Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim” mısraı, şiirin ilk biçimde “yekpare bir anda gün, saat, mevsim” olarak yer almıştır.  Gün, saat, mevsimle geçmişten bugüne uzanan çok geniş bir zaman ifade edilir ve bu zaman tek bir anda yaşanır.  “An”ın içerisine “geniş bir zaman”ın sığdırılması söz konusudur. Geçmişin farklı zamanlarına ait olan ve günümüze taşınan işaretler ve izler, insan belleğinde çok kısa bir anda toplanarak değerlendirilir ve çağrışımlar yapar.  Bu şekilde, yüzlerce yılın bir anın içerisine sığması ise, adeta sihirli bir durumdur.  Mısraı değiştirmeden önce Tanpınar’ın kullandığı “yekpare” kelimesi , “sanki tek bir anda” kadar etkili değildir ve şairin bahsettiği sihir havasını tam olarak vermez. Sihirde anlık bir durum söz konusudur. Sihirli değneğin dokunması ile hemen anında oluveren bir  değişim vardır. Burada,  adeta sinemada kullanılan “flashback” tekniği gibi çok kısa bir anda tüm heybetli geçmişin zihinde canlanması gibi bir durumun yaratıldığını söyleyebiliriz.
“Güvercin bakışlı sessizliğin, bir sonsuz devam vehmiyle çınlaması” ibaresinde kullanılan sessizlik ve çınlamak kelimeleri üzerinde, dikkat çeken hoş bir tezat  yapılmıştır. Güvercinlerin gözleri oldukça ürkek bakar ve sürekli tedirgindir. Ufacık bir kıpırtı bile hemen kanatlanıp kaçmalarına sebep olur. Burada sessizlik, güvercin bakışına benzetilerek,  sessizliğin  en ufak bir hareketle hemen bozuluverecek  olması anlatılır. Bu hemen bozuluvermeye yakın olma durumu,  Ekrem Reşit Rey’in Bursa’nın yeşilliğini anlatırken kullandığı şu ifadelerde de yer alır: “Adeta parıldar,  en açık yeşilden en koyusuna kadar gider, karışır ve harikulade bir levha arz eder. En ufak bir rüzgarda hışırdayan bu nebati nehir, hakiki bir nehirden daha hassastır…” Ufacık bir rüzgarla  var olan durumun hemen değişivermesi bu tasvirde de vardır. Öyle ki, değişen tabiat, gerçek bir nehirden daha hassastır.  Bu mısrada yer anlatımda, Tanpınar’ın soyut olanı, somutla anlatabilme çabası vardır. Sessizliği ve hemen bozuluverecek hassasiyette oluşunu, bir güvercin bakışı ile somutlaştırarak,  soyut bir kavramı, zihinde somut bir imaj haline getirmeye çalışır.
“Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle” olarak yer alan mısra, şiirin ilk biçiminde “çınlıyor bu eski zaman vehmiyle” şeklindedir.  Vehm; korku, endişe demektir, “bir sonsuz devam vehmi”  ise, bu sessizliğin sonsuza kadar devam edecek olması korkusudur. Sessizliğin devam etmesi, unutulmak anlamına  gelir. Buradaki korkunun esas kaynağı ise unutulma korkusudur. Bu korku, ruh halinden somuta ses olarak dökülür ve tıpkı korkan bir insanın çığlığı, endişeli bir insanın iniltisi gibi somutlaşarak, çınlama olarak karşımıza çıkar.  Ufacık bir şeyle hemen bozuluverecek kadar sessiz olan bu yerde hissedilen, geçmiş zamanın unutulması korkusu, endişesidir.  Şiirin ilk biçiminde yer alan “eski zaman vehmi” unutulmaktan ve gelecekte hatırlanmamaktan duyulan endişeyi , “sonsuz devam vehmi”ndeki anlam kadar karşılamıyor. Aynı zamanda “çınlamak” ve “sonsuz” kelimeleri arasında da bir ilişki vardır. Bir şeyin çınlamaya başlaması sonsuzlukta yankılanması, yayılması demektir ve geleceğe doğru bir eylemi çağrıştırır. Çınlamak, sonsuzluk ile  ilişkilidir. “Sonsuz devam vehmi” bu bakımdan da “eski zaman vehmi” yerine daha uygun bir kullanım olmuştur.
Gümüşlü, bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvası,
Ömrünün timsali beyaz nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene.

Gümüşlü, Bursa’da Bizans döneminde yapılmış Saint Elia Manastırı’dır. Uzaktan parıldayan kubbeleri  nedeniyle bu adla anılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin en büyük hayali Bursa’yı almaktı. Fakat Bursa’yı alamadan hayata veda etmiştir. Bursa kuşatması esnasında oğlu Orhan’a kubbeleri parlayan Gümüşlü’yü göstererek “Beni şol Gümüşlü kümbete gömün” dediği söylenir ki, mezarı da bugün orada bulunmaktadır. Bu söyleyişte, babadan oğla devredilen bir ideal  söz konusudur. Bursa’yı almak Osman Gazi için tutkulu bir ideal, bir hedeftir. Bursa, ölümünden sonra oğlu Orhan Gazi tarafından alınmış ve Osman Gazi dünya gözü ile bu en büyük hayalinin gerçekleştiğini görememiştir. Fakat  mezarının Bursa sınırları içerisinde istediği yerde bulunması, pek çok şey ifade eder; kararlılığın, hedeflerin peşinden koşmanın ve ardından gelen  zaferin en büyük timsalidir.  Şiirde de, hedeflenen bu zafere ulaşmakla ilgili bir telmih yapılmıştır. “Fecr” kelimesi ile de tevriye sanatı yapılır. Fecr yükseliş demektir, burada sabahla birlikte güneşin yükselişi anlatılırken, kastettiği diğer anlam ise,  Osmanlı’nın yükselişidir. Çünkü Bursa bir beylikten bir imparatorluğa geçişin dönüm noktası olarak kabul edilir.  Bu görüş Tarık Buğra’nın Osmancık, Kemal Tahir’in Devlet Ana romanlarında da işlenmiştir.
Muradiye’de bulunan Muradiye  Külliyesi II. Murat tarafından yaptırılmıştır. Tanpınar, Bursa mimarisine II. Murat’ın çok şey kattığını düşünür, onunla birlikte Bursa’da mimari olgunluğa ulaşmıştır. “Beş Şehir”de Muradiye Külliyesi’nin inşasının Bursa’nın Türk şehri olmanın yanında bir İslam şehri olma özelliği göstermesi bakımından önemli olduğunu belirtirken, cedlerin de “Muradiye’de düşündüğünü” söyler. Muradiye Külliyesi’nde içlerinde II. Murat’ın türbesinin de bulunduğu 12 türbe yer almaktadır. Bu türbelerin içinde Kanuni’nin Konya’da öldürttüğü oğlu Şehzade Mustafa, Fatih’in Napoli’de sürgünde ölen oğlu Cem Sultan, Yavuz Sultan Selim’in boğdurttuğu kardeşi Şehzade Ahmet gibi tarihe bahtsızlıkları ile geçmiş  şehzadelerin türbeleri de yer alır. “Sabrın acı meyvası” olarak nitelendirmesi bu sebeple olsa gerektir. Fakat şiirin ilk biçiminde bu söyleyiş “sabrın altın meyvası” şeklindedir. İlk biçiminde II. Murat’a bir gönderme yapmış olması daha muhtemel görünüyor. İkinci biçimde de yine II. Murat düşünülmekle birlikte içlerinde bir gün tahta çıkma umuduyla bekleyen şehzadelerin hüzünle biten hikayelerine bir gönderme olması da muhtemeldir.
Bursa fatihi Orhan Gazi’nin çok sevdiği eşi Nilüfer Hatun bir aşkın simgesidir. Nilüfer Hatun Yarhisar Tekfuru’nun kızıdır ve Orhan Gazi ile evlenerek Müslüman olmuş, Nilüfer adını almıştır. Nilüfer Hatun’un bir tekfurun kızı olmasına rağmen Orhan Gazi ile evlenerek Müslüman olması ile Bursa’nın Doğu Roma’dan Osmanlıların eline geçerek Müslümanlaştırılması arasında sembolik bir bağ vardır.  Bursa alındıktan sonra imarına önem verilmiş ve hızla,  pek çok yapı vücuda getirilmiştir. Bu yapıların çoğu da Nilüfer Hatun tarafından yaptırılmıştır. Birçok yapı, şehre  damgasını vuran bu valide sultanın ismiyle anılır. Şair “Beş Şehir”de şöyle söyler: “Bursa’nın en önemli çehrelerinden birisi de Nilüfer Hatun’dur. Osmanlı’nın kuruluş devrinin sert simasına aşkın tebessümünü getiren Nilüfer Hatun’dur. Orhan’ın karısına olan sevgisi veya I. Murat’ın evlat sevgisi, Bursa’nın ve İznik’in tarihine ayrılmaz bir şekilde yazılmıştır.”  Şehrin içinden geçen çay da onun ismi ile anılmaktadır. “Beyaz nilüfer” tamlaması, bu akarsuyun beyaz köpüklerini çağrıştırabileceği gibi, çok iyi bir mitoloji bilgisine sahip Tanpınar’ın, “beyaz nilüfer”in  bir çok mitolojideki öneminden yola çıkmış olması da muhtemeldir.  Mısır mitolojisinde güç ve kuvveti temsil eden beyaz nilüfer, Yunan mitolojisinde, uzun yaşamın sırrı, Hint mitolojisinde ise yaratılışı, doğuşu simgeler.
Tanpınar’a göre, tarih Bursa’ya damgasını o kadar derin ve kuvvetle vurmuştur ki; her adımda insanın önüne çıkar. Kah bir türbe, bir cami, bir mezar taşı, burada eski bir çınar, ötede bir çeşme olur.  Camiler, türbeler, çeşmeler, bahçeler şehre kimlik kazandıran önemli yapılardır. Osmanlı sadece toprak kazanmakla kalmamış, İslam kültürü ve ahlakını da yayarak aldığı toprakları İslam’la tanıştırmıştır. Bu tarihi süreç içinde, halkın  inançları, düşünceleri, gelenekleri  de bu yapılara yansımıştır.
Şiirin birinci şeklinde “şanlı menkıbesi binlerce erin” olan mısra, “şanlı hikayesi binlerce erin” şeklinde değiştirilirken, ilkinde “sesi arşa çıkan hengamelerin”, “sesi nabzım olmuş hengamelerin” olmuştur.
Menkıbe kelimesini, daha sonra hikaye olarak değiştirilmesindeki sebep anlamın yaptığı çağrışımla ilgili olmalıdır. Menkıbe, daha çok dini kimliği olan kişilerin yer yer olağanüstülüğe dönüşen kahramanlıklarıdır, içinde geçen bazı şeylerin ise gerçekliği tartışılabilir ve menkıbeler daha çok lider olan kişiler etrafında şekillenir. Hikaye kavramında ise, kahramanın belli bir zümreye ya da inanca mensup olduğunu çağrışımı yoktur. Menkıbede kahramanın özel hayatına girmeden  daha çok halkı ilgilendiren yönü anlatılırken, hikayede toplum için yaptıklarının yanında, kahramanın özel yaşamını da içeren bir yan  vardır. Üstelik kahramanlarının, lider olması gerekmez sıradan askerler de olabilir.  Menkıbe zaferlerle biten mücadeleleri çağrıştırır. Hikaye kelimesi, zafer ya da benzeri bir anlamı çağrıştırmaz. Bir sonraki mısra ile birlikte düşünüldüğünde hikaye’nin kullanılması daha uygun görünmektedir.  Sonraki mısra ilk olarak “sesi arşa çıkan hengamelerin” şeklinde iken “sesi nabzım olmuş hengamelerin” şeklinde değiştirilmiştir. “Hengame” kelimesi, gürültü, patırtı, kargaşa, karışıklık anlamına gelir ve bir hengamenin sonu iyi bitmeyebilir. Bursa, bir taraftan da isyanlar şehridir. Cem Sultan kardeşi II. Bayezid karşısında yirmi gün süren padişahlığını Bursa’da ilan etmiştir. Kardeşi II. Murat karşısında isyan eden Mustafa Çelebi, topladığı ordu ile Bursa’ya yürümüştür.  Şehzade Ahmed kardeşi  I. Selim karşısında isyan ettiğinde, Bursa üzerine yürümüş fakat esir edilerek öldürülmüştür. Bursa, sonları hüsranla biten, şehzadelerin taht mücadelelerine de defalarca tanıklık etmiştir. Şiirde geçen hengame kelimesi muhtemelen bu mücadeleleri ifade etmektedir. Bunlar, sonu zaferle bitmese de , şehzadelerin haklılıklarına inandıkları mücadeleleridir.  Şairin “sesin arşa yükselmesi” ifadesini “sesi nabzım olmuş” şeklinde değiştirme sebebi ; ilk söyleyişin genel ve nesnel bir ifadeye,  ikincisinin ise daha bireysel ve öznel bir ifadeye sahip olması, olarak düşünülebilir.  Şairin bu hikayelere gösterdiği yakın ilgiyi işaret etmektedir.  “Nabz” hayatta olma, yaşama  belirtisidir. Duyulan heyecanlar nabz atışlarında kendini gösterir.  Şairin “nabzım olan” şeklinde ifadesi, bu hikayeleri kendisine çok yakın hissetmesi, adeta yaşıyormuşcasına o heyecanı duyması şeklinde açıklanabilir.
Bursa’da karşılaşılan her yapı, gelip geçenlere  geçmişe dair birtakım  isimleri ve onların hikayelerini hatırlatır. “Yad” kelimesinin içinde biraz da özlem anlamı  vardır. Sadece hatırlamak, anmak değil, özleyerek anmak… Bu durumda, mekan ve insan arasında doğrudan ve sürekli bir bağ söz konusudur.
Bu hayalde uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir âvize Bursa’da zaman.
“Bu hayalde uyur Bursa her gece” mısraı şiirin ilk biçiminde “bu hayalle uyur Bursa her gece” şeklindedir. Şair “hayal” kelimesinin taşıdığı vasıta ekini bulunma hali ekine çevirmiştir. Böylece bu kelimeye bir yer izlenimi vermiştir. Mazi ve rüyanın iç içe geçmiş hali bu hayalde yer alır. Bursa da, kişileştirilerek  uyuyan bir insana benzetilmiştir.
Rüya hâlinde yaşama ve onu ebedileştirme çabası, Tanpınar’ın bütün eserlerinin neredeyse temelini oluşturur. Mehmet Kaplan, “Bursa’da Zaman”  şiirinin, hem bu açıdan hem de varlıkların dondurularak ebedîleştirilmesi açısından önemli bir şiir olduğunu belirtirken, geçmiş zamanın rüyasının taşlarda devam etmesi, Bursa’nın aynı sonsuzluk hayalinde uyuması, rüya hâlinde yaşamanın  şiirdeki  örnekleri  olduğunu söyler.
İlk biçimde “her sabah onunla uyanır güler” mısraında geçen “sabah” kelimesi  şiirin ikinci biçiminde “şafak” şeklindedir.   Bu kelimenin değiştirilmesindeki sebep muhtemelen ses akustiğidir. Çünkü uyanmaktan bahsedilir, “sabah” kelimesi “şafak” kadar uyarıcı bir etkiye sahip değildir. “şafak” kelimesinin içindeki sessizlerin hepsi sert sessizdir ve “sabah” kelimesine göre daha canlı, uyarıcı bir ses yapısı vardır. Servilerin ve güllerin uyanışında diri bir canlılık, hoşluk vardır ki, “gülmek “ve “gümüş aydınlık” da bu çağrışımı kuvvetlendirir.
“Serin hülyasıyla çeşmelerinin” söyleyişi şiirin ikinci biçimindeki halidir, ilk biçimi “serin hülyasıyla bahçelerinin” şeklindedir. Buradaki  “çeşme” kelimesi daha sonra gelecek “su sesi” ile bağlantı kurmaktadır.
Bugünün izlerinden yola çıkarak geçmişe giden şairin zihninde dün, bugün iç içe geçer. Zaman unsurlarının iç içe geçişini, imge haline getiren şair, bu soyut kavramı işitsel ve görselliğe dökerek somutlaştırmaya çalışır. Bunun başarılması ise bir mucizedir.  Soyut olan zaman, önce işitsel olarak somutlaşarak; su sesi ve kanat şakırtısı olarak ifade edilir, bu işitseller de görsel bir somutluğun unsurlarını oluşturarak, ikinci bir değişimle billur bir avizeye dönüşür. Soyuttan işitsel somuta geçmek, onlardan görsel bir şölene geçiş bir mucizeden başka bir şey değildir. Gerçekleşmesi mümkün olmayan bu durumun yaşanması ile oluşan bu mucize ile zaman “billur bir avize”ye dönüşür.  Avize yukarıda olarak, altında olan her şeyi karanlıktan çıkararak aydınlatır. Burada zamana ait bilinmeyenlerin, karanlıkta kalan noktaların aydınlanması da anlatımın içinde yer alır. Fakat şairin öncelikli olarak yapmak istediği başka bir şeydir. Avize billur olarak nitelendirilmiştir. Billur en saf, en temiz, aynı zamanda en sağlam cam çeşididir. Ahmet Hamdi Tanpınar’da güzel olanı, soyut olanı somutlaştırarak sonsuzluğa ulaşmak isteği,  en belirgin özelliklerdendir. Burada, Tanpınar’da başka eserlerinde de görüldüğü gibi, kristalize ederek, ebedileştirme düşüncesi vardır. Şiirde en güzel anı ebedileştirmek ister. Böylece beğenilen ve sevilen şeyin sabitlenerek, sonsuzlaştırılması  mümkün olabilir.
Billur renkleri ayırma özelliği ile de bilinir. En başta geçen “elemek” kelimesi ile burada oluşturulan imge arasında da bir bağ düşünülebilir. Şiirine “elemek” kelimesi ile başlayan Tanpınar, geçmişe dair bir değerlendirme yapmış, bu değerlendirmenin sonunda da elde ettiklerini somutlaştırmıştır.  “Beş Şehir” de bu duyguya yakın bir durumu şöyle ifade eder: Şimdi Bursa’da asıl zamanın yanı başında, bizim için on­dan daha başka ve daha derin olarak mevcut olan ikinci za­manı yapan şeyin ne olduğunu öğrenmiş gibiyim. Bu ses ve onun etrafı kucaklayan, her dokunduğu şeyin özünü bir ebe­diyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezeli aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir ay­nadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir.”

Yeşil Türbe’sini gezdik dün akşam,
Duyduk bir musiki gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur’an sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.

Buradan itibaren, şiirde diğer bölüme geçilir ve şair ilk kez kendisinden bahseder. Genelden özele bir geçiş vardır.  Geniş bir zamanın aktarıldığı, adeta kozmik zamanın dışına çıkılarak medeniyetin izlerinin anlatıldığı durumdan,  daha özel ve dar bir alana dönüş söz konusudur. Bu, adeta kameranın geniş açılı çekiminden daralarak bir noktaya odaklanması gibidir. Bu bölümde şair ilk kez kendinden da bahsetmekle birlikte yanında bulunan kişi de şiirin içine girer ki,  Mehmet Kaplan bu kişinin sevgili olduğunu söyler. Burada şairin şu ana kadar hissettiği her şeyi, aşk duyduğu kişiyle birlikte hissederek, paylaşması  ve bu müthiş anı sonsuzlaştırmak istemesi söz konusudur.
Tanpınar, Yeşil Türbe’yi ziyaretinden bahseder. Yeşil Türbe, 1413’ten sonra tek padişah olarak hüküm süren II. Mehmet’in kabrinin olduğu mekandır. Sultan Mehmet Çelebi, Fetret Devri’ni bitirip, Osmanlı devletini tekrar eski gücüne kavuşturduğu için, Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu diye de anılmaktadır. Tanpınar, geleneksel olarak türbelerde Kuran okuma geleneğine değinerek yıllardır okunan Kuranların adeta bir musiki gibi geleceğe doğru uzanarak günümüze kadar gelmesini, “çinilere sinmiş Kur’an sesi” olarak aktarır. Bu tabir, geçmişten gelen bu geleneği anımsatırken, çiniler üzerinde  Kuran’dan ayetlerin hatla yazılmış olmasını da ifade etmektedir.
Tanpınar, Fetih günlerinin ahlak, merhamet ve hoşgörünün egemen olduğu saf ve temiz neşesini “sevgilinin tebessümünde aydınlanmış bulur”ken, bu neşeyi adeta yeniden hissetmektedir. Yeşil Türbe’de yatan I. Mehmet’in Fetret Devri’ni bitiren padişah olduğu düşünülürse, “aydınlanmış bulmak”  sözünün fetretten yeniden aydınlığa geçişi hatırlattığı da söylenebilir.Tanpınar, “Yaşadığım Gibi” de Bursa’nın fethinin, o zamana kadar sade kahramanlık üzerinde dönen milli tarihi birdenbire ilhami bir hava ile doldurduğunu ve birdenbire iç alemin  kapılarını açtığından bahseder. “Beş Şehir”de ise bu devre ait şunları söyler: Bu devir, haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa’dan bahsederken ‘Ruhaniyetli bir şehirdir.’ der.”

İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayal içinde… Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk.
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette,
Belki de rüyâsı büyük cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin.

Şiirinde Bursa’yı kişileştirerek anlatan Tanpınar’ın,  mekana bakışındaki hassasiyet açıkça görülmektedir. Mekan, sadece bir mekan olmaktan çıkmış, insan ve insan ruhuyla birlikte seyreden bir varlığa dönüşmüştür. Yeşil Türbe ve diğer mimari yapıların, farklı ve üstün kılınarak bir varlığa dönüşmelerindeki en büyük etmen, onlara hayat verenlerin ruhlarının bu eserlere sinmiş olmasıdır. Mekana bu gözle bakan Tanpınar için, türbelerin özelliği ise, insanla ölüm arasındaki soğuk uçurumu azaltıyor olmasıdır. “Beş Şehir”de bunun için şöyle der:“Yaşanan zamanla ebediyet arasında, aşılması çok kolay bir köprü gibi adeta üçüncü zaman teşkil eder.” Yine aynı eserde:“Bursa’ da yeşilin manası çok başkadır; o ebediyetin rahmani yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükunun fani bir saate sinmiş manasıdır. Yeşil Türbe, Yeşil Cami der demez, ölüm muhayyilemizdeki çehresini değiştirir; ‘Ben hayatın susan ve değişmeyen kardeşiyim. Vazifesini hakkıyla yapan faninin alnına bir sükun ve sükunet çelengi gibi uzanırım’ diye konuşur.” demiştir.
Tanpınar, bu yerde zamanı sevgiliyle birlikte ebedileştirmek, böylece sonsuzluğa ulaşmak ister. Sonsuzluk teması, Tanpınar’da rastlanan en belirgin temalardan biridir. Sanatta ulaşılan mükemmellik, insana sonsuzluğun hayalini verir.  İçinde yaşanan zamanın dışına çıkarak, başka bir zamanda yaşamak, böylece sonsuzluğa ulaşmak onun  eserlerinde çok sık rastlanan bir durumdur. Mehmet Kaplan, “Tanpınar’ın Şiir Dünyası” isimli eserinde; Tanpınar’ın dinin insana vaad ettiği sonsuzluğu sanat vasıtasıyla aradığını belirtirken, onun sonsuzluk anlayışının, dünyada var olan en güzel  şeylerin devamından ibaret olduğunu ifade eder. Onun hayal ettiği sonsuzluk içinde korku yoktur. Kaplan, şairin bir sohbet esnasında bu konuda şöyle söylediğini belirtir:“Heyhat yavrum, burada korku da yoktur, biz  sadece varız,  sükûnun okyanusunda ebedî varlığın talihini paylaşıyoruz!”
Yine aynı eserde yer alan Mehmet Kaplan’ın ifadesine göre; o daima ebedi hayatın peşinde koşmuştur.  Onun estetiği, “alelade hayatın,zamanın dışına çıkma”  olarak özetlenebilir.
Tanpınar, sonsuzluğa kavuşmak için ölümle karşılaşmak gerektiğini söyler:  “Hakikî hayat, Hayyam’ın  şiirlerindeki destiler gibi ölümün elinde yoğrulur, aşkın ateşinde pişer ve tam kıvamını bulduğu zaman yine ölüm onu ebediyetin kucağına atar.” Bu sonsuzluğa aşkı yaşayanlar kavuşabilirler:  “Ömrün büyük ve dağdağalı gecesini bir aşkın yıldızlı uykusu yapanlar, bir ebediyet bahçesi olan bir ölümde uyanırlar.”
Tanpınar’ın buradaki  ölüm anlayışı, Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” isimli şiirindeki ölüm anlayışına çok benzer:
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.”
Şiirde, sevgiliyle birlikte son uykuya dalarak, bu mutlulukla ebedileşme isteği ise yine Yahya Kemal’in “Vuslat” şiirinde yer alan son mısraları hatırlatır:
“Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü anı…”
Bu ruhaniyetin sonsuzlaşması ona göre cedlerin de rüyasıdır. Bursa’nın fetihle kazandığı bu ruhaniyetin bilinçli olarak planlandığını ve  arkasında cedlerin “maddeye işlemesini ısrarla istedikleri ruh ve imanları” olduğunu “Beş Şehir”de belirtir.
Onun rüyasının unsurları; ruhaniyet, mimari yapı ve tabii güzelliklerden oluşur.  Bursa ile Osmanlı onun için özdeşleşmiş ve mazi ile rüya da iç içe geçmiş gibidir. “Beş Şehir”de: “Şimdi iyice anlıyorum ki, demin etrafımda dolaşan uçuşlarının fantezisine hayran olduğum güvercinler aslında bu şeffaf aleme ait, ondan bizim dünyamıza açılmış rüyalardan başka bir şey değildir.  Bu alemde her şey var. Geçmiş günlerimiz, hasretlerimiz, ıstıraplarımız, sevinçlerimiz, ümitlerimiz, hepsi orada kendi hususiyetlerini yapan renklerle mevcut.”
Onun rüyası, cedlerin ve su seslerinin de rüyasıdır. Su sesleri de bulunduğu mermer havuzların beyaz bir bahçeye benzetilmesi ile, burada yaşayan varlıklar olarak ifade edilerek somutlaştırılır.
Geçmiş; eserlere nasıl ruhunu vererek onları ebedileştirmişse, Tanpınar’ın da ulaşmak istediği budur. Bitişi olmayan bir sonsuzluğa ulaşmak…
Şair ilk bölümde zamanı  su sesi ve kanat şakırtısından oluşmuş billur bir avize haline getirip, böylece zamanı en güzel anında dondururken, ikinci bölümünde rüya, ölüm ve sonsuzlukla iç içedir.
Son olarak; Ahmet Hamdi Tanpınar’ı en yakından tanıyan insanlardan biri olan öğrencisi Mehmet Kaplan’ın  “Tanpınar’ın Şiir Dünyası”nda yer alan ve  onu anlattığı şu sözleri, bu büyük şair ve yazarı anlamımızda faydalı olacaktır:
“Halbuki ben bir masalı olan adamdım…

Bu cümle Tanpınar’ın insan ve hayat karşısında aldığı tavrı aydınlatır. O hayatı, derinliğine ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve -ilave edelim- güzel hale getiren bir yazardır. Onun eserleri ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.
Dünyada koşarak hiçbir şey görülmez. Alain -düşünmek için durmak lazımdır- der. İlim adamı, filozof ve sanatkar durur. Derinleştirir. Uzun uzun yoklar. Bize basit gibi görünen cümlelerin arkasında çalışma ile dolu günler ve uyanık geçmiş geceler vardır. Tanpınar bir sanatkar olduğu için, duygu ve düşüncelerinin teferruatını bütün girinti ve çıkıntıları ile verir. O yazılarında sık sık cümlelerini uzatmakla beraber, onları bir resim veya musıki parçasına yaklaştıran hayallere başvurur. Tanpınar’ın edebiyattan sonra en çok uğraştığı sanatlar -bir seyirci ve dinleyici olarak- resim ve musikidir. Yazılarında bu iki güzel sanatın tesirleri açıkça görülür. Tanpınar’ı sanatkarane üsluba götüren başlıca amillerden biri onun dünyaya bir ressam gözü ile bakmasıdır. Bir ressam için olduğu gibi, Tanpınar için de dünya bir ışık, şekil ve renk cümbüşüdür.”

Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.