ÇAĞDAŞ ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZÜN USTALARI /SEMİH GÜMÜŞ

Kendine özgü çözümleyici bir eleştiri anlayışına sahip olan Semih  Gümüş günümüzde edebiyat eleştirmeni denilince akla ilk gelen yazarlardan... Aşağıda Semih Gümüş'ü kısaca tanıttıktan sonra onun "Çağdaş Öykücülüğümüzün Ustaları" başlıklı yazısına yer veriyoruz...

SEMİH GÜMÜŞ KİMDİR ?
SEMİH GÜMÜŞ 
1956’da Ankara’da doğdu. 1971’de Ankara Fen Lisesi’ne girdi, 1981’de AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi, ilk yazısı aynı yıl Yazko Edebiyat dergisinde yayımlandı. 1981-1985 yılları arasında Yarın dergisinin, 1995-2005 yılları arasında AdamÖykü dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Pek çok derginin kuruluşunda, yönetiminde yer aldı. 2006 Aralık ayında Notos dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendi. Eleştiri ve deneme kitaplarının yanı sıra, öykü antolojileri hazırladı.
Notos Kitap’tan çıkmış kitapları:
Yazar Olabilir miyim?Öykünün Şimdiki ZamanıOkumak ve Yazmak
Çağdaş öykücülüğümüzün Ustaları/ Semih Gümüş

Öykücülüğümüzün çağdaş atılımını öncüleyen yazarlar, denebilir ki, Türk edebiyatında öykünün niçin bu denli zengin ve etkin bir tür oluşunu da açıklar. Sonra gelen öykü yazarlarıysa, öykücülüğümüzü çağdaş Türk edebiyatının burçlarına çıkardılar.
Öykücülüğümüzdeki köktenci değişikliğin başında, ilkin Memduh Şevket Esendal (1883-1952) var. Onun da gerçek değeri on yıllar sonra anlaşılabildi. İlk iki öykü kitabı 1946’da, altmış üç yaşında yayımlanabildi. O yılda bile açık adı yerine "M.Ş.E." adını kullanarak. En belirgin özelliği arı duru bir Türkçeyle yazmış olmasıydı. Popülizmi aşan bir halkçılığı vardı. Anadolu gerçekliğini kentli aydının gözlemiyle yansıtmış; bürokrasinin sıkıcılığını yermiş; kent insanını gündelik yaşantısı içinde işlemiş; kadın ve erkek arasındaki ilişkileri kadınlardan yana gözlemlemiş; yumuşak bir dille eleştirmiştir. Olağanüstü bir dinginlikle kurduğu öykülerinden kısacık ruhsal çözümlemeleri, anlık durumları yakalama biçimi dikkat çekicidir. Tipik bir kısa öykücüdür Esendal. Ayrıntılara önem veren, bir tek ayrıntıdan bir öykü yaşantısı çıkaran yazar tutumuyla kendinden sonra gelen kısa öykücülere örnek olmuş, yenilikçi bir öykücü.

Öykücülüğümüzün iki büyük adı Sabahattin Ali (1907-1948) ve Sait Faik (1906-1954), kendilerinden sonra gelen öykücüleri de çok etkilemiştir. Pek çok genç öykü yazarı kendi öykü anlayışını bu iki büyük yazara bakarak belirlemeye, ikisinden birine yakın durmaya çalıştı. Şu var ki, Sabahattin Ali kendi benzerlerini daha çok yaratsa da, onun gibi de, Sait Faik gibi de olunamadı.

Sabahattin Ali, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun oluşturduğu memleket gerçekçiliği çizgisi ile sonra gelen yeni arayışlar arasında sağlam bir köprü kurdu. Kendi dönemini geleceğe taşıyan bir öncü oldu. Değirmen’de (1935) yer alan öykülerindeki coşkusal ve romantik anlayışını Kağnı (1936) ve Ses (1937.) ile birlikte gerçekçilik temelinde yeniden kurdu. Anadolu’yu yakından tanıdıktan sonra ülke gerçekliğini yeni bir bakış açısı içinde almaya başladı, toplumculukla beslenen bir kaygı ve duyarlığın öykülerini yazdı. Onun köy ya da kentten çok kasaba gözlemlerinin gelişmiş olduğunda birleşilir. Kasabanın eşrafı ve bürokratı ile yoksul halktan bireyleri arasındaki çatışmayı, kasabalı erkek duyarlığını içerden gözlemlerle anlatır. "Hanende Melek", "Gramofon Avrat" ve "Yeni Dünya" öyküleri bu kasaba gerçekliğini etkileyici öykü kişilerinin (özellikle kadınlarının) dünyaları içinde, yetkinlikle yansıtır. Yurt ve insan sevgisi öykülerinin belirgin özelliklerindendir. Yeni Dünya (1943) kitabıyla birlikte sıradan insanların yaşantılarını çıkış noktası olarak aldığı, döneminin öykü anlayışını değişmeye zorladığı ve kendinden sonra gelen öykücülere yeni bir öykü kalıtı bıraktığı belirtilebilir. Sabahattin Ali, geleneksel öyküleme biçimlerini ustaca kullanmanın yanı sıra, getirdiği gerçekliğin yeni oluşu ve şaşırtıcı ölçüde yalın Türkçesiyle de tarihsel bir önem kazandı. İnsancıl, hümanist özü yanı sıra, anlatım biçimlerindeki başarısı ve altmış yıl sonra bugün, ilk yazıldığı biçimlerinde değişiklik yapılmaksızın kendini okutturacak denli yalın, arı duru diliyle, eskimemiş bir yazardır.

Sait Faik edebiyatımızda öykü türünün akla gelen ilk adıdır. Sıradan insanların sorunlarını, mutluluklarını, yoksunluklarını, yaşam sevinçlerini, iç dünyalarının zenginliklerini anlatmak, Sait Faik’e her şeyden önemli gelmiştir sanki. "Varlık" dergisinde yayımladığı öyküleriyle (1934) öykü sanatımıza yenilikçi bir yol açmıştı. Klasik öykü kalıplarının ve anlayışının değiştirilmesine öncülük etti. Öykülerinde bir konu ya da olaydan çok, bir küçük yaşantı parçasını, bir kişilik özelliğini ya da bir durumun şiirsel etkilerini çıkış noktası olarak aldı. Bu seçimi ona benzersiz bir anlatım zenginliği sağladı. Kapalı mekânların değil, dış dünyanın, doğanın ve özgür yaşantıların öykücüsü oldu. Sıradan insanların iç dünyalarını, yaşantılarındaki gizli kalmış zenginlikleri, elbette ilkin denizi, Burgaz adayı, balıkçıları, kırları, hayvanları, kent yaşamının ayrıntılarını dile getirdi. Sait Faik denince, akla ilk gelen özelliklerinden biri de bütün bu yaşantıları benzersiz bir hümanizmin ışığında almasıdır. Sait Faik’in Semaver (1936) ve Sarraftaki (1939) düzanlatımdan Havuz Başı (1952) ve Son Kuşlar (1952) kitaplarına doğru geçirdiği değişim, Alemdağda Var Bir Yılan’da (1954) köktenci bir dil anlayışına yönelir. Dil bazen öykülerdeki yaşantının kendisi olur, onunla özdeşleşir. Tamamıyla kendine özgü bir öykü anlayışı geliştirmiş olan Sait Faik, geleneksel öykü biçimini, denebilir ki kendi başına yeniledi. İnsan sevgisi Sait Faik’in de başlıca özelliklerindendir. Dili yalın, konuşma dilinden yararlanarak gelişen, anlatım biçimi kısa öykü türünün özelliklerini dışa vuran, kendinden öncekilere benzemediği gibi, kendinden sonraki öykücülerce de öykünülmesi olanaksız bir öykü biçimi kurdu.

Çağdaş Türk Yazını
Adam Yayınları 2001
44-48

Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.