NECİP FAZIL "EVİM" ŞİİRİ TAHLİLİ

Yaşar BEÇENE


Evim ! 
Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti yok sen gibi faniye sigortada!
Bir köşende anneannem, dalgın Kuran okurdu
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!
Necip Fazıl Kısakürek


Necip Fazıl'ın ‘Evim'şiiri, Türk edebiyatında benzerine az rastlanan şiirlerdendir. Aziz milletimizin tarihî geçmişini çok iyi bilen şair, bu milletin ruhunu, yine onun meydana getirdiği eserlerde bulmaya çalışır. Bu nedenle ‘Evim' şiiri sadece duygusal bir terennüm olarak okunmadığı taktirde okuyanlara, (geçmişten günümüze) yaşanan değişimi ve bu değişimde kaybedenin aslında hep insan olduğunu anlatır.
Şiir, yapısı bakımından 14'lü hece ölçüsü ile yazılmıştır. Zengin kafiye ve aa bb tarzı mesnevi kafiye örgüsü ile şekillendirilmiştir. Şekil ve muhteva açısından oldukça güçlüdür. Konusu itibariyle mazi ve şimdiki zaman resmedilmeye çalışılmıştır. Şair, milletin hâlini ve geleceği adına kaygılarını aynı kaderi paylaşıyor gibi gördüğü evin şahsında anlatmıştır. Şairin ömrünün büyük bir bölümünü içerisinde geçirdiği ahşap ev, geçmişin hülyalı ve haşmetli günlerinin sembolü durumundadır. Bu eser, bir dönemin düşünce yapısının, hayata bakış açısının bir ürünüdür.
Her bir mısraya, şekilden öteye giderek derin manalar yükleyen şair, duygularını hatıralarını paylaştığı eşyalarda aksettirmeye çalışmıştır.
Şiirde bahsi geçen ahşap ev, birinci dereceden tarihî eser olan Erenköy'deki Arif Paşa Köşküdür. Ahşap köşk şair için çok önemlidir. Daha önce de değişik şiirlerinde bu evi tema olarak almıştır. Şair yaşadığı ve çok değer verdiği bu evin akıbetinin pek de iyi olmayacağını yıllar öncesinden hissetmiş gibidir. Vefatından sonra Ahşap ev yıkılıp yerine gökdelen yapılırken o, yıllar öncesinden, ‘Ahşap Ev şiirinde,

Tek tek kalktı eşyamız, ahşap ev bomboş kaldı;
Güneş gözünü yumdu, has odamız loş kaldı…

beytiyle hâlâ bu evin hüznünü yüreğinde taşıdığını anlatır.

Şair hayatına belli bir istikamet verdikten sonra sürekli bir arayış içerisindedir. Bu arayış, dış dünyası ile iç dünyasını aynı paydada buluşturma arayışıdır. Dışında olup biten menfi gelişmeler onu rahatsız etmektedir. Yaşadığı toplumun kaybolan değerleri, gençliğin avare düşmesi, ruhunu derinden sarsar. İnsan-çevre münasebetini, ahşap ev-beton yığınları ilişkisine teşbih eder.
Şiiri, bir iç boşalması ya da yürek hoplaması olarak düşündüğümüzde Necip Fazıl'ın huzur ve sükûnu kendi içinde, hayal âleminde veya varlık ötesinde aradığını görürüz.
İnsanların hayat, dünya, eşya ve madde karşısında ezilmelerine üzülmektedir.
Ahşap evle sanki nüfus cüzdanı eskimiş, kimsesizliğine ve yalnızlığına terk edilmiş insanları tasvir eder. Ahşap ev, ruhunda öyle derin izler bırakmıştır ki vefatından kısa bir süre önce bu ev ile ilgili duyguları yeniden depreşir. Bu evden ayrılış bir hicran olmuştur onun için. Ve ömrünün son demlerinde, kim bilir zamanın hangi altın diliminde yine aynı ahşap evi tasvir ettiği ‘Evim' şiirini kaleme almıştır.
Şiirin yamaçlarında gezinirken birden duygulanır, hüznü soluklarsınız. Bu duygusallık ilmik ilmik işlenmiştir şiire. Şiir daha ilk mısrasında gönüllerin bamteline dokunuverir. Şair, sanki, evin şahsında sahipsiz kalmış garip bir nesli anlatır. Mensubu olduğu milletin ve içinde yaşadığı cemiyetin perişaniyeti onu çok rahatsız etmektedir. Bu yüzden bir fotoğraf karesi gibi dondurur zamanı ve içinde olup bitenleri.
Evim şiiri taşıdığı anlam ve çağa yaptığı eleştiriler açısından da önemli bir şiirdir. Şiire hâkim tema bir evin içinde bulunduğu durumdur. Fakat evle birlikte, şair, sanki değerlerinden uzaklaştırılmış insanı ve insanlığı anlatmaktadır. Menfi bir değişimle değerlerini kaybetmiş bir cemiyete, tarihin bir çırpıda silinişine yaptığı eleştiriyi ev sembolüne yüklemiştir.

Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti yok sen gibi faniye sigortada!

Öyle ya, bir zamanlar yaşanan saadet gibi, camlarından envai çeşit çiçekler salınan ahşap evler süslerdi sokaklarımızı. Bu evler ki içlerinde mana vardı, huzur vardı. Nurlar sarardı çevresini adeta. Bir nazlı gelin edasıyla süslüydü dört bir köşesi. Dünya evlerinin en insanisiydi. Cennet köşklerini andıran evlerimizde ukba soluklu çiçekler açardı. Ferah-feza ikliminde sonsuzluğa yol alınırdı.
Ve bir zaman geldi tıpkı mukaddesat gibi cennet solukladığımız o eski evlerimiz de sahipsiz ve kimsesiz kaldı. İnsan ya da ahşap ev. Sanki aynı kaderi paylaşıyor gibi yapayalnız kalıvermişlerdi. Şairin Sakarya Türküsünde‘bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya' dediği gibi. Bir yanda, beton yığınlarının, gökdelenlerin kıskacında ahşap ev; öbür yanda nefsin muhasarasına yenilmiş büyük dev. Yani insan. Yani ahşap ev.
Bu evin önü –arkası, sağı -solu gökdelenlerle beton yığınları ile çevrilmiş; yalnız insanlar gibi. Apartmanların arasında sıkışıp kalmıştır. Kefensiz cenaze gibidir. Adeta çırıl çıplak ortada kalmıştır. Şairin evi sahipsiz ve kefensiz (örtüsüz)bir cenazeye benzetmesi ilginçtir. Çünkü bu evin sahip çıkanı kalmamıştır. Ahşap evin, sigortada garantisi yoktur. Evin fâni olduğunu vurgulayan şair, tıpkı ahir ömrünü yaşayan insanlar gibi, ömrünün de az kaldığını düşünmektedir. Aynı dizede garantisinin olmadığını söyleyerek evin başına bir iş gelmesi hâlinde işte o zaman tam bir cenaze olacağına işaret etmektedir.

Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!

Ahşap eve seslenen şair eskiden ne güzeldin ev yerine konuyordun diyerek evin geçmişte her yönden değerinin olduğunu şimdilerde ise değerinin ancak maddesi ile ölçüldüğünü ifade eder.
Evin bir remz olmasına vurgu yapan şair, bu yönüyle, kültürün bir parçası olarak evin korunması gerektiğine inanmaktadır. Nitekim ahşap ev, konumu itibariyle zamana tanıklık ettiğinden medeniyetin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bir simge olarak bu evin korunması Osmanlı'dan tevarüs edilen kültürün korunması demektir. Ancak şairin 'olmalıydın' sözüyle böyle olmadığı sonucuna varılabilir.

Bir köşende anneannem, dalgın Kur'ân okurdu
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.

Bir ev düşünün içerisinde buhur buhur maneviyat soluklansın. Yaşlıların uhrevîleşen ikliminden Halil İbrahim bereketi devşirilsin. Bugün yitirdiğimiz birçok değerler capcanlı, taptaze yaşansın.
Meleklerin bile gıptayla seyredeceği böyle evlerde her şeyde bir ahenk vardır. Şair, değerlerimizin korunduğu, kültürümüzün vazgeçilmez bir parçası olan bu kutsal mekânlarda, dışındaki dünyayı güzel görüp güzel düşünmektedir. Ve kendisine huzur veren bu tabloyu anlatmaktadır;

Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...

Tasvir edilen ev öyle bir evdir ki adeta cennet köşklerine benzer. İnsanı mutlu eden sımsıcak bir yuvadır. Haliyle böyle yuvalarda insanların ruhlarıyla bütünleşmeleri nispetinde evdeki her şey ahenge bürünür. Tavşankanı çaylara memba olan semaver nihavent bestesiyle şarkılar mırıldanırken duvardaki asma saat ise ona ritm tutmaktadır. Her köşesinde âdeta değişik şekillerde, mazinin kalbinin attığı duyuluyordur. Öyle ki çam kokulu tahtalara çeşmede akan suya bile ölümsüzlük düşüncesinin sindiğini görürsünüz. Bütün bu terennümler yaşanırken kabına sığmayan ümit ve hayat dolu bir bakış açısı sergilenmektedir. Bu evler sanki canlı gibidir ve derin mana yüklüdür.

Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;

Şaire göre evin konumu aile ilişkilerini şekillendirmesi ve komşuluk ilişkileri bakımından da önem taşımaktadır. Böyle evlerde, misafirlerin belli bir usule göre ağırlandığını ve misafirliğin hayatın vazgeçilmez bir unsuru olduğunu vurgulamıştır. Eski evlerde kapı tokmaklarının misafirin yaşına ve cinsiyetine uygun olarak konduğunu biliyoruz. Böylece eve gelen misafiri kimin karşılayıp ağırlayacağı da bellidir.
Ölçülü uzaklık kültürümüzdeki misafirliğin önemine işaret etmektedir. Misafiri neredeyse varis kılacak kadar yakın tutan bir nesilden miras, bu ahşap evde, yakın beraberlikler kurulur(du). Misafir olunan evlerde tahsis edilen odaların, özel tuvaleti ve banyosunun bulunması mahremiyetin ne kadar önemli olduğuna dikkatimizi çeker(di).
Şair ‘seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu'derken betonlaşan ve betonlaşırken de ruhsuzlaşan şehirlere bir atıfta bulunur. Hatta daha önce kaleme aldığı ‘Apartman' şiirinde de kırk katlı ejder olarak gördüğü apartmanlara göndermeler yapmıştır.

Sır vermeye alışkan.
Pencereler aydınlık
Duvara şüphe çakan
Gölgelerde şaşkınlık

Üst üste insan türü
Bu ne hayat götürü
Yakınlıktan ötürü
Kaçıp gitmiş yakınlık

Bu apartmanlardır ki manayı, ruhu yiyip bitirmiştir. O eski evlerden geriye kırılmış hatıralar ve mutsuz insanlar kalmıştır. İnsanın mutsuzluğuna ise başlangıç noktası gibidir betonlaşan yeni evler. Bunda evlerin darlığı ve kullanışsızlığı da etkilidir. Zira ebedî saadeti ararken, mutluluğun esaslarında bir ömrün tüketildiği meskenler ve meskenlerin geniş,ferah olması da ifade edilir..

Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm

Şair ahşap evle adeta dertleşmektedir. Ve bu dertleşme çilesini çektiği,' bir gençlik, bir gençlik..' diye diye nefesini tükettiği gençliğin hal- i pür melalinden, derbeder halinden bahseder sitemle. Bomboş hayallerin peşinden koşan, avare, çakırkeyf bir gençlik. Bu gençlik yukarıları hedeflerken birden bire boşlukta bulmaktadır kendini. Nasıl ki ahşap ev meydan okuyamamıştır zamana, aynen öyle de gençlik de kaybetmiştir umumiyet itibariyle. Cemiyet büyük bir çöküntü yaşamaktadır. ‘Bu Dava ‘dediği İslam davası ise sahipsiz kalmıştır. Şair burada hüznü kuşanmıştır. Ümitleri tar u mar olmuştur sanki. Böyle bir gidişin hazin bir sonla noktalanacağını düşünmektedir.
Ve yıllar sonra şairin endişeleri maalesef gerçekleşir.Bir çırpıda yıkıvermişlerdir ahşap evi. Ölümünden yıllar sonra gerçekleşen evinin yıkımı için hüznünü adeta ruhuna saplanan ‘bir zehirli kıymık' gibi önceden yaşamıştır. Her şeyini paylaştığı, yaşadığı ahşap evin tadı kalmamıştır ve rengi solmuştur. Işığı sönmüştür ve anne kucağı gibi şefkatli gördüğü bu ev ya da evler yoktur artık!

Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!

Netice olarak şair, poetikasında da belirttiği gibi, ' Evim' şiirinde bir tenasüp arayışı içerisindedir. İstikamet üzere düşünme, düşündüğünü hissetme, hissettiğini yaşanılan hayata tatbik edebilme. Bu değerlendirmelerinde elbette ki beslendiği kaynakların tedaileri etkili olmuştur. Mukaddes dava olarak gördüğü davasının parlak dönemlerini düşünmekte, o mana dolu günlerini arayışa girmektedir. Buna bağlı olarak ‘evim' şiirinde yaşanılan zamanın, insanı, toplumu, çevreyi, şehirleri ve yaşanılan mekânları nasıl da hoyratça, acımasızca atıverdiği sorgulanır.

YAZI KAYNAĞI: YAŞAR BEÇENE , YAĞMUR

Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.