MÜLAKAT ÖRNEKLERİ

MÜLAKAT ÖRNEĞİ-1

Ethem BARAN-Şaban ÖZÜDOĞRU Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi

SELİM İLERİ İLE SÖYLEŞİ
Bir yaz günü. Fakülte birinci sınıfı bitirmiş, tatil için memlekete gelmişim. Şehrin tek kitapçısında gördüğüm an kapağına vurulduğum "Her Gece Bodrum" elimde. Adını duyduğum ama okumadığım bir yazarın kitabı. Yeni baskısı...

Ve Ağrı'dayım. İlk görev yeri. Kitap yok, kitapçı yok. Abone olduğum dergilerle sürdürüyorum edebiyat dünyasıyla olan bağımı. Dergilerden birinden öğreniyorum "Yalancı Şafak"ın çıktığını. Postaneye gidip Ankara'ya telefon yazdırıyorum. Birkaç saat bekledikten sonra kız arkadaşımla konuşuyorum, Selim İleri'nin yeni kitabının çıktığını söylüyorum. Bir hafta sonra postayla geliyor Yalancı Şafak Ankara'dan.

"Son Yaz Akşamı", bir doğum günü armağanı olarak yer alıyor kitaplığımda. Saz Caz Düğün Varyete'yi yazar dostum Kenan Kalecikli'den, birlikte askerlik yaparken atışlarda girdiğimiz bir iddia sonucu kazanıyorum...

Yıllar sonra, 2003 yılının yaz sonu, Selim İleri Ankara'ya geliyor söyleşi için. Tanışıyoruz. Okurlar, kitaplarını okudukları yazarlarla tanışınca genellikle hayal kırıklığına uğrarlar. Belleklerinde iz bırakmış kişiyle aynı değildir karşılarındaki. Benim için öyle olmadı. Selim İleri'yle yıllardır tanışıyor, konuşuyormuşum gibi duyumsamıştım o gün.

Nihayet, yağmurlu bir nisan İstanbul'u... Yazar arkadaşım Şaban Özüdoğru ile Selim İleri'nin evindeyiz. Sıcak bir gülümseme karşılıyor bizi kapıda... Sohbete başlıyoruz. Ömrünü edebiyata, okumaya, yazmaya vermiş bir yazarın sesi kuşatıyor bizi...



Son romanınız "Yarın Yapayalnız" ile edebiyat gündeminde yerinizi aldınız. Bu romanda nihayet kalıcı bir karakter yarattığınızı söylüyorsunuz. Onca roman yazmış bir yazar olarak geldiğiniz bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öteki romanlarda da belki birtakım karaktere yakın kişilikler, kimlikler vardı ama sanki kendim, kendimin dışında bir şeyle yarışmak istedim. Hepimizin böyle zaman zaman okuyup bitirdikten sonra da hayatımızda yeri kalan birtakım roman karakterleri vardır. Mesela bizim edebiyatımızda, Yakup Kadri'nin bazı roman kahramanları, Kiralık Konak'taki Naim Efendi aklıma geliyor. Ben onu yıllarca yaşadım ya da Reşat Nuri Bey'in Yaprak Dökümü'ndeki Ali Rıza Bey'i... Batı romanına bakarsak Gustave Flaubert'in Madam Bovary'si ya da Tolstoy'un Anna Karenina'sı gibi. Kendi kitaplarımda kitap sona erdikten sonra, insanda o çapta iz bırakan kahraman olmadığını hissetmişimdir. Bu da beni üzmüştür. Ama bu kez galiba bir ölçüde bunun daha üstüne çıkabildim diye düşünüyorum. Roman bittikten sonra da okurda o karakterin izi kalacak, o karakteri sevecek ya da sevmeyecek; onu kestirmek pek mümkün değil, tabii okurdan okura değişecek... Çok da sevimli bir karakter değil romanın başkişisi Handan Sarp. Ama bir iz bırakacak duygusunu taşıyorum. O yüzden de bu kitap mutsuz etmiyor beni.





Pek çok kitabınızda yazdınız ama dergimizin okurları arasında sizi tanımayanlar olabilir düşüncesiyle (Çünkü okurlarımız arasında binlerce öğrencimiz de var.) tekrar sormak istiyoruz: Yazmaya nasıl başladınız?
Ben çok başarısız bir öğrenciydim. İlkokulda bile çok başarısızdım. Yalnız bir kere -dördüncü sınıftaydım zannediyorum- bir pekiyi aldım, o da kompozisyon der­siydi. Diğer derslerden başarısız olup da ondan pekiyi almak bana bir kıvanç duygusu getirdi. Galiba onun etkisiyle daha o zamandan beri birtakım yazarlık tecrübesi yapmaya başladım. Ortaokula geçtiğim yıllarda, Galatasaray’da hazırlık sınıfında okurken bizim çağdaş edebiyatımızın öncüleri sayılabilecek olan Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Hüseyin Rahmi gibi romancılarımızı çok iyi okudum. Zannediyorum bu okumalar beni yazı yazmaya itti. Ben daha çok eserlerden yola çıkarak onlardan edindiğim heveslerle yazı yazmaya başlamış birisi sayıyorum kendimi. Ortaokul süresince hep yazdım. Yani öykü yazdım, roman yazdım. Lise çağımda da bunları dergilere gönderdim ama bunların hiçbirisi yayımlanmadı; uzun bir süre yayımlatma mücadelesiyle geçti.



Bu okuma süresi içerisinde sizi yönlendiren oldu mu, şunları oku gibi?
Olmadı. Kendi seçtiğim yolda kendi başıma gittim. Evimiz, kitap okunan bir evdi ama yine de bu anlamda bir yönlendirme söz konusu değildi fakat lisedeki öğret­menlerimin etkisi oldu. Bütün klasik sayılabilecek yazarlarımızı okumuştum fakat çağdaş edebiyatımızın daha yakın döne­mini pek fazla bilmiyordum. Sabahattin Ali'yi, Sait Faik'i, Kenan Hulusi'yi, Tanpınar'ı, Peyami Safa'yı, bütün bu yazarları hocalarımın yönlendirmesiyle okudum. O anlamda yönlendirme daha çok lise çağlarında oldu. Batı edebiyatında da pek öyle bir yönlendirme söz konusu değil. Sadece Galatasaray’dayken Fransız edebiyatı dolayısıyla belli birtakım yazarları okumuştum. Rus klasikleri Dostoyevski, Tolstoy, bütün bu sonradan çok seveceğim yazarları, İngiliz romancılarını daha sonraki dönemlerde okuma imkânım oldu.



Siz de yazı hayatına hikâyeyle başlayıp sonra romana geçen yazarlardan birisiniz. Niçin hikâye­den sonra roman?
Aslında tam öyle değil. Ben hep roman yazmak istiyordum. Ortaokulda iken dört beş roman yazdım. Onlara roman denebilir mi bilmiyorum ama roman yazdım. Bu tür kitaplar, bu taslaklar yayımlanmadı. Gazetelere götürdüm. O zamanlar daha tefrika geleneği sona ermemişti. Benim çok sevdiğim bir şeydir gazetede roman tefrikası. Yazık ki bugün artık yok...



Siz hazırladığınız "İlk Gençlik Çağına Öyküler" ve "Gençlere Türk Romanından Altın Sayfalar" adlı kitaplarla gençliğe zaten yol göstermek istiyorsunuz. Bu yönünüzü dikkate alarak, gençlerimize ve yazar adaylarına önerileriniz nelerdir?
Okumaları, çok okumaları. Günün moda değerleriyle yetinmemeleri. Bir hastalık hâlinde sadece basının dayattığı kişiler kaldı koca bir edebiyattan geriye. Ona çok fazla kapılmamaları gerekiyor. Hele yazar ola­caklarsa en azından, hiç olmazsa son seksen yıllık edebiyatımızı tümüyle okusunlar demiyorum, o da zor bir şey aslında ama bir panoramasını çıkaracak kadar doğrudan doğruya eserleri okumalarını öneririm. Zincirin neresindeyiz, hangi halkasıyız, bunun bilincinde olmalıyız çünkü bakıyorsunuz yeni yazarlara, her şeyi kendilerinin keşfettiklerini sanıyorlar. Oysa geçmişte onların hepsi yapılmış, gene yapılır ama hiç değilse geçmişe bir saygı duyularak, oraya bir göndermede bulunularak yapılmalı. O açıdan en çok arzu ettiğim şey gençlerin çok okumalarıdır. Bu sözünü ettiğiniz antolojileri de edebiyatımızın bir panoraması ortaya çıksın amacıyla yaptım. Anne-babalar alıp çocuklarına hediye ediyorlar bu kitapları; onlar ya hediye olarak bir köşede kalıyor ya da gençler anne-baba baskısıyla okumak istemedikleri için yine sonuçta anne babalar tarafından okunuyorlar galiba.



Ülkemizde yazarlığı meslek edinmiş, yazarlıkla geçinen insan sayısı çok az. Siz de bunlardan birisiniz. Türkiye'de kalemiyle geçinmeye çalışan yazarların sorunları nelerdir?
Ben bu konuda çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Pek çok insanı tanıdım, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Kemal Tahir… Onlar geçinmek için ya yan işler yaptılar ya da zaten yazarlık dışında başka işleri vardı; yazarlığı bir gece mesleği gibi yaptılar. İlk başta, benim kira sorunum yoktu, sonra senaryo yazarlığıyla edebiyat yazarlığını bir arada götürdüm. 1975-1985 arası sadece yazarlık yaptım. Ama 1985'ten sonra sinemaydı, televizyondu, gazeteydi, derken birtakım yan işlerle de uğraştım. Bizde şimdilerde yazarlık profesyonelleşmeye başladı ancak bununla birlikte edebiyat elden gitti. Çok ilginçtir, yazarlık meslek hâline gelmeye başladıkça sanat, edebiyat zayıflamaya başlıyor. Televizyon desteğiniz olmazsa şov yapmazsanız ne bileyim, şiir kitabının yanında CD vermezseniz, kitabınız satmıyor. Düşünsenize, Necatigil televizyona çıkıp şiir okuyabilir miydi? Onlar içe dönük insanlardı, âdeta kendi­lerini gizlemeye çalışırlardı. Bizler bugün onların açtığı yoldan yürüyoruz. Ben Kemal Tahir'i tanıdığım­da eşi mahalle terziliği yapıyordu, evlerinin geçimi ancak o sayede sağlanabiliyordu.


Sizde yazı nasıl doğar, gelişir, sürer ve kâğıda aktarılır? Sizin için de yazmak, olmazsa olmazlar­dan mıdır?
Kesinlikle öyle... Bazen insan artık bir şey yazmayacağım diyor ama bir yerden sonra geri dönüyor­sunuz. Yazı nasıl oluşuyor? Gerek hikâyede, gerek romanda hiçbir plan çıkartmıyorum. Belki bu bir hata, işi de zorlaştırıyor ama plan çıkartıp da o planın sınırları içinde kalmak, bir cenderenin içine girmiş gibi yapıyor beni. Kendi iç maceramı kaybetmişim gibi oluyorum. Biraz oluruna bırakarak gidiyor sonra başa dönüp yeni baştan yazmaya koyuluyorum. Bazen romanın sonu bellidir. Bazen sonu için oturup bir roman yazarım. Mesela son romanım "Yarın Yapayalnız”ın sonu kafamda belirgindi, sırf o sonu yazmak için romanın geri kalanını yazdım.



Romanınız yeni çıktı ama tezgâhta başka çalışmalar vardır diye düşünüyoruz. Yanılıyor muyuz?
"Huzur'u Yeniden Okumak" gibi bir eser düşünüyorum. Okuduğum eserlerden yola çıkarak yakın dönem edebiyatımızla ilgili bir kitap daha var kafamda. Bir de hikâye kitabı var tabii.

Ethem BARAN-Şaban ÖZÜDOĞRU Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi


Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.