HÜSEYİN RAHMİ'NİN İLGİNÇ HİKAYESİ...

HÜSEYİN RAHMİ'NİN YARIM KALAN HİKAYESİ
Ayşe ADLI-AKSİYON
Neticede ne söylemiş olursa olsun okurunun yüzüne belirgin bir tebessüm kondururdu o. Biz beceremedik tabii. Kahramanı Hüseyin Rahmi olan hüzünlü bir hikâye anlattık!
Kimi insanların hikâyesi ölümün ardına sarkar. Son noktayı koymak için acele etmemek gerekir. Terk edilmiş bir ev, kilitli bir kapı ya da kimin, kime, neden yazdığı bilinmeyen satırlar aniden değiştirir unutuluş seyrini. Vakit henüz gelmemiştir… Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar. 70 sene olmuş terk-i dünya edeli.  Bir asır önce yayıncısına basılmak için gönderdiği el yazması romanlar bugün çıkıyorsa karşımıza, biraz daha beklemek lazımdır belki parantezi kapatmak için…
Yaşı müsait olanlar kitaplarını okumadılarsa bile radyo günlerinden hatırlar Hüseyin Rahmi’yi. Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Melek Sanmıştım Şeytanı, Canpazarı… Hepsinde kadınlar, ille de yaşlı kadınlar vardır. Salça kaynatır, dantel örer, çocuk bakar; duvar diplerinde, pencere önlerinde dedikodu ederler. İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşayıp giderler velhasıl. Hayat basit, komik ve samimidir onların gözünden. Güldürür, kızdırır, şaşırtırlar. Aslında onlar değil, Heybeliada’da orman içindeki bir köşkte tek başına yaşayan Hüseyin Rahmi yapar bütün bunları. O kadar münzeviyken bu kadar da içindedir hayatın, hayret!..


Sahaf Halil Bingöl’ün tezgâhındaki sair evrak arasında, üzerinden iple bağlanmış bir kâğıt yığını. Yakına sokulmanıza izin çıkmasa ne bileceksiniz evsafını. Baştan sona Osmanlıca, kaç kişi kaldı ki okumayı bilen? Neyse ki yazmış üzerine, ‘Hüseyin Rahmi Gürpınar, Canpazarı, 1003 sayfa, sene 1923.’ Halil Bey’in anlatmaya başlaması için azıcık hevesli görünmeniz yetiyor!
Bir sene kadar önce gelen bir telefonla başlıyor hikâye. “Elimizde eski evrak var, ilgilenir misiniz?” Arayan kim, evraktan kasıt ne? Öğrenmek için Fındıkzade’deki apartman dairesine gitmek gerekiyor. “Biz” diyorlar Halil Bey’i karşılayan iki kardeş, “Hilmi Kitabevi’nde çalışan Abdullah Tanrınınkulu ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yeğeni Safter Hanım’ın torunlarıyız! İstanbul’dan ayrılıyoruz. Aile büyüklerinden kalan arşivi elden çıkarmak istiyoruz!”
Hilmi Kitabevi, Abdullah Bey, Safter Hanım… Bu isimler bizim için bir mana ifade etmiyor henüz. Bir tek Hüseyin Rahmi aşina. Halil Bey’se ömrünü vermiş, hepsi hakkında klasörler var zihninde. “Efendim; Hilmi Kitabevi’nin sahibi İbrahim Hilmi (Çığıraçan) Gürpınar’ın yakın dostu ve yayıncısı. Abdullah Bey de Çığıraçan’ın sağ kolu. Dükkândaki bütün işler ondan soruluyor. Annesini 3 yaşında kaybeden ve hiç evlenmeyen Hüseyin Rahmi’nin tek vârisi var, yeğeni Safter Hanım.” Gerisini biz özetleyelim. Gel zaman git zaman Hilmi Bey’in sekreterliğini yapan Safter Hanım’la Abdullah Bey evleniyor. 1944’te vefat eden Gürpınar’ın tüm mirası Tanrınınkulu ailesine kalıyor hâliyle. Ve ayrıca, İbrahim Hilmi Bey’le aralarındaki hukuk sebebiyle olsa gerek, Hilmi Kitabevi’nin arşivi; yazarlarla yapılan sözleşmeler, mektuplar… Ortalama yüz yıllık binlerce sayfa kâğıt… Tasnif edecek vakit yok, duyduğu isimler de iknaya kâfi. Hepsini alıyor tabii Halil Bey.
Manzara dükkâna döndükten sonra netlik kazanıyor. Kitaplarını Heybeliada’da yazan Hüseyin Rahmi, son noktayı koyup bitiş tarihini de attıktan sonra Hilmi Bey’e teslim ediyor romanlarını. Refik Ahmet Sevengil Hüseyin Rahmi monografisinde yazarın el yazması nüshayı dizildikten sonra geri alıp ‘mahzen-i evrak’a kaldırdığını kaydetse de görünen o ki bu şart hepsi için geçerli değil! Zira Namuslu Kokotlar, Can Pazarı, Ölüm Bir Kurtuluş mudur ve İnsan Önce Maymun muydu? kitaplarının el yazması versiyonları ve tamamla/ya/madığı Akıllı Budala romanı Hilmi Kitabevi’nde kalmış… Ayrıca sözleşmeleri, irtibat bürosu gibi kullandığı ofise gelen mektupları… yabana atılmayacak bir Hüseyin Rahmi hafızası piyasaya düşüyor böylelikle.
Piyasa dediysek sözün gelişi. Eskiler boşuna dememişler ‘müşterisiz metâ zayidir’ diye. İnanılır gibi değil ama sözünü ettiğimiz emsalsiz parçalar bizim gibi üç–beş heveskâr dışında pek kimseyi heyecanlandırmamış olacak ki müşterisi çıkmamış. Halil Bingöl için ilk değil. “Ya kendi arşivime kaldıracağım, ya kafam kızarsa (yapmadığı şey değil anlaşılan) imha edip kurtulacağım.” demesi bundan. ‘Hüseyin Rahmi’ diyoruz bir yandan onu dinlerken; ‘Türk edebiyatının rengini, dilini belirleyen birkaç önemli kalemden biri! Nasıl bu kadar ilgisiz kalır?..’
Halil Bey sahaf müdavimleriyle ilgilenedursun Heybeliada’daki Hüseyin Rahmi Müzesi’nin yolunu tutuyoruz biz. Olur ya, haber ulaşmamıştır adaya! Tahminimiz doğru da, ulaşsa ne çıkar! Seneden seneye bahçe düzenlemesine verilecek 300 lira bahçıvan parası temin etmek bile meseleyken romanların yazar nüshalarını almayı kim, nasıl teklif edecek? Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun bu sene güvenlik gerekçesiyle ziyaretçi kabulüne müsaade etmediği müzenin tek çalışanı var. Ufak tefek işlerle ilgilenme karşılığında köşkün alt katındaki bir odada kalan Nevin Sergül. Adalar Vakfı,  Halim Bulutoğlu ve Ömer Faruk Berksan sayesinde bugüne gelinmiş ya bundan sonrası için müzeden çok şey beklememek gerekiyor anlaşılan…
Hüseyin Rahmi’yi anlatmak bize düşmez elbette; küçük bir hatırlatma yapabiliriz ancak. 2 dönem milletvekilliği yapmış, ömrü nihayete erdiğinde geride 45 eser bırakmış; yazdıkları kadar sergilediği profille de (Dantel örüyor, nakış işliyor, reçel/turşu yapıyor. Komşu kadınlar el işi modelleri, patlıcan reçeli tarifi almaya geliyor köşke…) kalıcı izler bırakmış. Anneannesiyle geçirdiği çocukluk yıllarında hafızasında birikenleri ömrünün sonuna dek bütün zenginliğiyle muhafaza etmiş bir yazar. Ki kendi anlatıyor öyle olduğunu; “Yusuf Razi Bey bana bir gün ‘Sen sinema makinesi gibisin’ demişti. Hakikaten öyleyimdir. Kırk senelik vekâyi aklımda kalmıştır. Geceleri; geçmiş senelerin âdetlerini, usullerini, hadiselerini gözümün önünden geçirir, koltuğumda veya yatağımda kendi kendime eğlenirim.”
12 yaşında başladığı ve 80’inde vefatıyla nihayete eren yazı hayatı boyunca bir tek İstanbul’u anlatıyor. Bütün renkleri ve sesleriyle İstanbul’u. Sevengil’in monografisinde sıraladığı karakterler ses veriyor onun şehrine; “Abdülhamid devrinin konak efendisi, hanımı, kalfası, dadısı, züppesi, uşağı, hizmetçisi, aşçısı, devlet düşkünü, fakir aileleri. Meşrutiyet’ten önce ve sonra İstanbul mahallelerinde oturan imam, mütekait kalem efendisi, tulumbacı, satıcı… Umumî harp yıllarında aç kalan, saman ekmeği yiyen, varını yoğunu satıp savan, sonunda sokağa dökülen kadını, erkeği, çoluk çocuğuyla İstanbullular... Mütareke senelerinin Frenk esiri, Frenk mukallidi, soytarı, dejenere, parazit adamları...”
Duvarlarını kendi yaptığı peyzajların süslediği köşkte, romanlarını aynı büyüklükte müsvedde kâğıtlara yazıyor. Çalışmaya ara verdiğinde dinlenmek için el işi yapıyor, piyano çalıyor… Sonra 1944’te her fâni gibi ölüyor. Vârisleri köşkü ‘müze yapılması ricasıyla’ İl Özel İdaresi’ne satıyor 64’te. Unutulmasa da 2000 yılına kadar hayata geçmiyor bu şart. Yıllarca bakımsız kalan bina ve eşya, yıllar sonra gönüllü ve amatör bir gayretle çıkıyor ziyaretçilerin karşısına. Belirtmeden geçmeyelim, mahzen-i evrak’a konulduğu rivayet edilen kitapların hiç biri yok bugün müzede... Nihayet Hüseyin Rahmi Müzesi, 2013’te güvenli olmadığı için restorasyon akabinde yeniden açılmak üzere geçici olarak kapatılıyor.
Romanların yazma nüshası zayi olmasın kaygısıyla attığımız ilk adım, vefasızlık üstüne vefasızlık örnekleri çıkarıyor yolumuza. Biliyoruz Hüseyin Rahmi yalnız değil! Mazide iz bırakmış kimin hatırını sorsak benzer bir tablo çıkacak karşımıza. Ve kahırlanacağız bir daha. Yine de vazgeçmemek gerek elbet. Belli mi olur! Belki bu hikâye mutlu sonla biter…

Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.