Fatma Aliye Hanım Muhadarat roman özeti , konusu ,ana teması , kişiler ve özellikleri , (geniş içerik )

FATMA ALİYE HANIM - MUHÂDARÂT 
ÖZETİ , KONUSU , ANA TEMASI, KİŞİLER VE ÖZELLİKLERİ, DEĞERLENDİRMELER ,İLGİLİ MAKALELER

www.edebiyatfatihi.net yayın ekibi derledi..
GENEL BİLGİLERDEN ÖNCE MUHÂDARÂT NE DEMEK BAKALIM... Kelimenin anlamı TDV İslam Anikloedisinde öyle açıklanıyor...
MUHÂDARÂT

(المحاضرات)

Edebî, dinî, kültürel bilgilerin aktarıldığı edebî bir tür.
Sözlükte “bir topluluğun huzurunda bilgi ve birikimlerini aktarmak, onlarla ilmî tartışmada bulunmak” gibi mânalara gelen muhâdara kelimesinin çoğulu olan muhâdarât, terim olarak başkasına ait sözlerden muhataba veya okuyucuya uygun alıntılar halinde aktarmalar yapmayı ve bu nitelikteki sözleri toplayan edebî eser türünü ifade eder. Bu türe muhâdara adının verilmesinin sebebi, bunun, ileri gelen devlet ricâliyle büyük âlimlerin huzurunda düzenlenen meclislerde karşılıklı soru-cevap şeklinde sohbet ve tartışmalar halinde başlamış olmasıdır. İki âlim arasında gerçekleşen sohbet ve münakaşalar belli bir tarihten itibaren derlenerek kitap haline getirilmiş, bu eserler de muhâdarât veya mecâlis adıyla anılmıştır.

Muhâdarât alanında kaleme alınmış ilk eser Ebû Ubeyde Ma‘mer b. Müsennâ’nın el-Muĥâđarât ve’l-muĥâverât’ıdır. Daha sonra Ebû Ali et-Tenûhî Nişvârü’l-muĥâđara ve aħbârü’l-müźâkere (Kahire 1921; Haydarâbâd 1934; Beyrut 1971-1973), el-Müstecâd min faǾalâti’l-ecvâd (Dımaşk 1946) ve el-Ferec baǾde’ş-şidde (Kahire 1938; I-V, Kahire 1955) adlı kitapları yazmıştır. Tenûhî ilk eserinde IV. (X.) yüzyıldaki bazı vezirlerle halkın âdet ve geleneklerine, ikincisinde emîr ve halifelerle Ehl-i beyt ve özellikle Bermekîler hakkında bilgilere yer vermiştir. Üçüncü eserde sıkıntının ardından gelen rahatlık ve mutluluğa dair anekdotlar bulunmaktadır. Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin, Büveyhî Veziri İbn Sa‘dân’ın ortaya attığı meseleler etrafında gelişen ve kırk gece süren ilmî, edebî ve felsefî sohbetleri içine alan el-İmtâǾ ve’l-muǿânese’si ile (nşr. Ahmed Emîn - Ahmed ez-Zeyn, I-III, Kahire 1939-1944; Beyrut 1373/1953) hocası Ebû Süleyman es-Sicistânî’nin evinde düzenlenen felsefe toplantılarıyla ilgili el-Muķābesât’ı da (nşr. Mirzâ Hüseyin eş-Şîrâzî, Bombay 1306/1889; nşr. Hasan es-Sendûbî, Kahire 1347; nşr. M. Tevfîk Hüseyin, Bağdat 1970) bu alanda kaleme alınmış ilk eserlerdendir.

ROMAN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Türk romanının ilk kadın yazarı Fatma Aliye Hanım, Ahmet Mithat Efendinin öğrencisidir; onun romanlarını okuyarak edebiyat dünyasında ilk adımlarını atmış, onun yönlendirmesi ve yüreklendirmesiyle Muhadaratı ve diğer romanlarını yazmıştır. Ahmet Mithatla birlikte yazdıkları Hayal ve Hakikatten sonra Muhadarat, Fatma Aliyenin ilk romanı. Aynı zamanda Türk romanının da bir kadın tarafından kaleme alınan ilk örneği.

ROMANIN KONUSU: 19. yüzyl sonlarındaki Osmanlı Toplumundaki konak hayatı ayrıntılı bir biçimde ele alınıp işlenmiştir.
 ANA TEMASI: Baskı ile yapılan mutsuzlukla sonuçlanması ve kadının ilk sevgisinden vazgeçerek tekrar sevebileceği görüşüdür.
Muhadarat romanının özeti 
ÖZETİ:
Sai efendinin karısı öldüğünden yeniden evlenmeye karar verir. Calibe adında bir kadınla evlenir. Bu sırada eski karısında iki çocuğu vardır; Fazıla ve Şefik. Calibe çocuklara tam bir üvey annelik yapar. Çok kötü, şirret bir kadındır. Ancak Sai efendiye iyi davrandığından o bunlardan bihaberdir. Sai efendinin komşusu olan Münevver hanım iyi kalpli bir kadındır. Çocukların anneleri öldükten sonra onlara bir bakıma annelik yapar. Kendi oğlu Mukaddem ile onları bir tutar. Mukaddem ile Fazıla da birlikte büyüdüklerinden birbirlerine sevgi ile bağlıdırlar. Calibe bu sırada eve kardeşi Nabi’yi ve amca oğlu Süha’yı alır. Süha Calibe’nin eski aşkıdır, ancak onu paraya tercih etmiş ve Sai efendi ile evlenmiştir. Tekrardan biraraya geldiklerinde Süha’yı yeniden birlikteliğe zorlar. Calibe artık evli bir kadındır, bundan dolayı Süha ilk başlarda pek bu işe yanaşmaz, ancak sonradan amcasının kızına uyar. Aralarında bir ilişki başlar. Bu sırada Fazıla ile Mukaddem’in evliliği gündeme gelir. Münevver hanım iyi ve saygın biridir ve Sai efendi bu olaya olumlu bakar. Ancak Calibe bu evliliği engellemek için herşeyi yapar. Çünkü Münevver hanımın ailenin içine girmesini istemez, böylece Süha ile olan ilişkisinden haberdar olacağını düşünür. Bu sırada Süha da Fazıla’ya aşık olur ve kendi çıkarları doğrultusunda bu evliliğe engel olmaya çalışır. Calibe ve Süha bir plan yaparlar. Mukaddem iftira hedefi seçilir. Süha gidip Sai efendiye Mukaddem’in sarhoş olup evin hizmetçisi Reftar ile ilişkisi olduğunu söyler. Sai efendi bu yalana inanır ve derhal komşuları ile ilişkisini keser. Mukaddem bu olaya çok üzülür. Fazıla bu yalana asla inanmaz, ama babasına karşı gelemez. Bir süre sonra Remzi adında bir adamla evlenir. Kocasına bağlı kalması gerektiğine inanır ve zamanla ona aşık olur. Ama kocası onu başka kadınlarla aldatmaya başlar. Fazıla baba evine dönmek istese de Calibe’nin engellemesiyle bu girişimleri başarısız olur. Hayatından bıkan Fazıla intihar etmeye karar verir. Kardeşi Şefik’e bir mektup yollar, intihr edeceğini yazar ve uçurumun kenarına gider. Sabah uçurumun kenarında Fazıla’nın bileziği ve mendili bulunur. Mukaddem bu haberle yıkılır. Yemeden içmeden kesilir, hasta olur. Doktor onu muayene eder ve büyük bunalımda olduğunu bundan kurtulmak için mekan değiştirmesi gerektiğini belirtir. Münevver hanım oğlunu doktorunun eşliğinde Beyrut’a yollar. Beyrut’ta zengin ailenin kızı Enise Mukaddem’i görüp aşık olur. Hizmetçisi Peyman ile birlikte Mukaddem ile karşılaşır. Onlara doğru bakan Mukaddem “bu o” diyerek yanlarına gitmek ister ama yanında bulunan doktoru onu engeller. Mukaddem Fazıla’yı gördüğünü sayıklayıp durur. Ve yanılmamıştır… Kısa bir süre sonra Mukaddem’e buluşma yeri ve saatinin belirtildiği bir mektup gelir. Oraya gider ve Fazıla ile karşılaşır. Bunca zaman yanılmamıştı. Enise’nin hizmetçisi olan Peyman adındaki kız aslında Fazıla’nın kendisidir. Fazıla ölmemiştir. O gece uçurumun kenarına giden genç kız önce ölmek ister sonra vazgeçip izini kaybettirmeye karar verir. Herkes öyle sansın diye mendilini ve bileziğini oraya bırakıp uzaklaşır. Bir esir pazarında Beyrut’lu zengin aileye satılır. Mukaddem hikayeyi sevinçle dinler ve Fazıla’ya derhal evlenmeleri gerektiğini söyler. Ancak bu mümkün değildir. Çünkü fazıla hala Remzi ile nikahlıdır. Diğer taraftan Enise Mukaddem’e aşıktır ve onu deli gibi seviyor. Fazıla ikisinin evlenmesini istemektedir ve bunu Mukaddem’e söyler. İlk başlarda Mukaddem buna karşı çıkar, ancak daha sonra birbirlerini daha fazla görebilecekleri fikri ona cazip gelir ve Enise ile evlenir. Enise’nin abisi ve saygın bir adam olan Şebib de bu sırada Fazıla’ya aşık olur ve onunla evlenmek istediğini söyler. Ancak kız bu teklifi reddeder. Bir sabah Şebib yüksek sesle gazete okur. Gazetede İstanbul’da yaşayan Remzi adında adamın karısının aşığını vurmaya çalışırken yaralanıp öldüğü yazıyor. Yani Fazıla artık kocası öldüğüne göre özgür bir kadındır. Mukaddem hemen onunla evlenmek ister. Ancak bu sürede Enise ile evlidir ve bir çocukları vardır. Fazıla onları ayırmak istemez. Mukaddem de bir süre düşündükten sonra ailesini dağıtmak istemediğine karar verir. İkisi birbirlerini kardeş gibi sevdiklerine karar verirler. Sonuçta beraber büyümüşler ve küçükken kardeş gibilerdi. Şebib beyin evlilik teklifini kabul eden Fazıla bu sırada Mukaddem’e gelen mektup aracılığıyla babasının çok ağır hasta olduğunu öğrenir. İkisi birlikte İstanbul’a giderler. Şebib bu durumdan şüphelenir, silahını da alıp peşlerinden gider. Babası öldü zannettiği kızını karşısında görünce çok sevinir. Fazıla yokken olanları anlatır; Süha başka bir kadınla evlenir. Calibe hizmetçi reftar ile alemlere gitmeye başlar. Başka erkeklerle ilişkisi olmaya başlar. Bir gün gittiği bir evde başka bir erkek tarafından takip edilir, yüzü tanınmaz derecede parçalanır. Eski güzelliğini tamamen kaybeder. Hizmetçi Reftar da yumruk yer ve kör olur. Gidip sai efendiye olup biten herşeyi anlatır. Sai efendi de kızı ile Mukaddem’in nikahına engel olduğundan dolayı çok pişman olur. Ölmeden önce Mukaddem2den helallik almak ister bu yüzden ona mektup yollar ve yanına çağırır. Bu sırada Şebib tüm olanları öğrenir. Fazıla’nın babası iyileşir. Şebib ile Fazıla evlenirler ve mutlu yaşam sürerler. Enise ile Mukaddem ve çocukları da mutludurlar. Fazıla’nın erkek kardeşi Şefik ise Enise’nin kız kardeşi Rüveyda ile evlenir. Calibe artık çok çirkin bir haldedir. Ortalıkta kalır. Süha ve yeni karısı onu evlerine alırlar fakat hizmetçi muamelesi yaparlar. Tüm yaptığı kötülüklerin karşılığını çekmesinin zamanı gelmiştir… Muhadarat romanının bir diziye uyarlanacağı ve Calibe rolünde Deniz Çakır’ın oynayacağı bilgisi medyaya yansımıştır. Konu ile ilgili önümüzdeki günlerde yazılarımızda detaylara yer vereceğiz

Karakterler 
Sai Efendi: Evin beyi 
Fazıla: Sai Efendi’nin kızı 
Şefik: Fazıla’nın kardeşi 
Calibe: Sai Efendi’nin 2. karısı. Fazıla ve Şefik’in üvey annesi. 
Nabi: Calibe’nin kardeşi
 Süha: Calibe’nin amcasının oğlu ve sevgilisi 
Münevver Hanım: Komşu kadın. Anneleri öldükten sonra Fazıla ve Şefik’e adeta annelik etmiş. Mukaddem: Münevver Hanımın oğlu. 
Reftar: Hizmetçi 
Remzi: Fazıla’nın kocası 
Enise: Zengin ailenin kızı 
Peyman: Enise’nin hizmetçisi
 Şebib Bey: Enise’nin abisi. Terbiyeli, ahlaklı, dürüst, bilgili biridir. 
Rüveyda: Enise’nin kardeşi 

ROMAN HAKKINDA DEĞERLENDİRMELER
Fatma Âliye Hanım'ın stoik romanı üzerine

Ünlü Osmanlı tarihçi Ahmed Cevdet Paşa'nın kerimesi, kızı olan Fatma Âliye Hanım, 17 yaşında bir tazeyken evlendirildiği Faik Bey'den roman okuduğu için az eziyet görmemiştir, ama bütün bunlara o katlanmış, bir yandan hanım hanımcık olmayı elden bırakmayıp, öte yandan,Hande Öğüt'ün Radikal'de yazdığınca, feminist olamayan bir kadın yazar kalemiyle romanlar üretmiştir. 

Bizce de bugünkü anlamıyla yahut genel olarak feminizmin kavramsal karşılığına uygun bir kadın yazar değildir Fatma Âliye; yaptığı iş ilk kadın romancımız sıfatını alması bir yana, Türk romanına kadın çerçevesinden bir ruh taşımış olmasıdır. 
Daha ilk romanında, kadınların ilk aşkına bağlı kaldığını savlayan acımasız erkek yanlısı bir görüşün yıkılmasına neden olmuş olması dahi bir anlamda değer yargılarını sarsan bir ayrıntıdır.



Onun ilk eseri, Muhaderat adlı romanı, bir bakıma, kendi yaşamından sesler taşır; zaten hangi romancının sözü, kendi yaşamından esinti taşımaz ki... 
Fatma Âliye Hanım, son yıllarda hatırlanıp kitapları üst üste baskı yapmaya başlamış, Türk edebiyatının Batılı anlamda ilk kadın romancısı olarak bilinir. 
Onun, elimizdeki Paraf Yayınları tarafından 2010 yılında baskısı yapılmış Muhaderat'ı daha önce başka yayınevlerince de yayımlamıştı. Ama kitabı bu orjinal başlığıyla değil, romandaki acıların kadını olan baş kahramanı Fâzıla'nın adıyla yayınlamayı o yayıncılar daha pazarlamacı bir yol olarak benimsemişlerdi. 
Oysa, her ne kadar roman Selman Kılıç tarafından günümüz Türkçesine – Ben, Türkçeye çevrildi diyemiyorum, birçok yerde eski Türkçe'den günümüz Türkçesine çevrildi diye yazılıp çiziliyor, ama bana uygun gelmiyor...– uyarlandıysa da Paraf Yayınları'nın yayın yönetmeni, editör Burak Fazıl Çabuk'un metnin aslına bağlı kalmak çabası, en azından başlığa el atılmayarak kendini göstermektedir. 

O nedenle, okurun karşılaşacağı Fâzıla adlı başka bir roman yoktur; o, 1891'de yazılmış, Bir Hanım elinden çıkmış ilk roman, Muhaderat'tır. 

¨Bir Hanım¨ mahlasını, takma ismini, bir süre kendi adını ortaya çıkarmaktan çekindiği için kullanmış olduğu sanılan Fatma Âliye'nin bu romanı, Muhaderat, bize daha ilk satırlarında romandan sekiz yıl sonra yazılacak olan Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnû adlı büyük eserine yönelik ilk işareti vermektedir. 

Burada, bir patavatsızlık, bir yakışıksız lakırdıdan kaçınır, ¨imtin⨠ederim; asla Halid Ziya'nın bu romanının bir intihâl, aşırma eser olduğunu söylemiyorum, ancak muhtemeldir ki çok benzer bir temayı, Fatma Âliye Hanım'ın romanını okumamış olması düşünülemeyecek olan Halid Ziya kendi romanına taşımış, elbette onu Türk edebiyatının bir baş şahaseri yapacak ustalıkta yazmıştır. 

Aşk-ı Memnû'ya kıyasen söylenirse, Fatma Âliye'nin Muhaderat'ı daha naif, hatta yer yer usandırıcı derecede uzatılmış tekrarlardan oluşan, dahası edebiyat dışı donuk kimi cümlelerin insanı okurken yorduğu bir eserdir. 

Öyledir de niye övgüyle ele alınır, öyleyse neden dikkati çeker sorusunun karşılığı ise hem Türk romanında bir ilk kadın romancının eseri olmasına verilen önem, hem de Fatma Âliye'nin dünyaya çile çekmeye gelmiş gibi günlerini tüketmek ısrarında olan kahramanının bir prototip olmaklığındaki eşi bulunmaz örnek değeridir. 
Zira kısa süre sonra Aşk-ı Memnû'nun kötücül kadını Bihter'den erkek okurun aldığı süflî bir hâzla, Türk romanında vamp, femme fatale kadınlar dönemi başlayacak, iyicil ve sabırlı kadın tipi ikinci plana düşecektir. Nitekim, Fatma Âliye, romanına Muhaderat adını vermekle ikinci tip kadını, evcil ve evcimen, sadık ve vefalı, ahlaklı ve namuslu kadın karakterin müjdesini başlıkta verir. 

Tarihçi Fatma Tunç Yaşar'ın Dem dergisinin 3.sayısında çıkan bir makalesinden yararlanarak aktarabiliriz ki zaten Muhaderrat (Burada iki d ile yazıldığına dikkat çekiyoruz! Elimdeki Mustafa N.Özön'ün Osmanlıca Sözlüğü'nde doyurucu karşılığını bulamadığımı da açıklamalıyım...) örtülü ve iffetli kadınlar anlamına gelmektedir. Gerçekten, romanın çilekeş karakteri Fâzıla iffetinden yanına yaklaşılamayan kadınlardandır. Ancak, Fatma Âliye, asla İslam dinine ait dinsel referanslar kullanıp bu iffete bir başka yön vermemiş, Fâzıla'daki iffeti onunla içselleştirip bir ruh hâli olarak ortaya koymuştur. Fâzıla bir anti-Madam Bovary'dir. Romanında dinsel referanslar aranırsa, sadece olayların akışında bir örtülü Takdir-i İlahi vardır, o bulunur; yüce ve evrensel bir hüküm sonunda galip gelecektir. 

İstanbul zenginlerinden Sâi Bey'in hanımı iki çocuğunu geride öksüz bırakarak genç yaşında ölür; veremden... Zaten veremsiz bir Türk romanı o dönemde düşünülemez. Fâzıla küçük bir kız çocuğu, kardeşi Şefik ise henüz bebeklik çağındadır. Bu ayrıntıyla Aşk-ı Memnû'nun anneleri erken yaşta ölmüş talihsiz Nihâl'i ve Bülent'ini karşımızda buluruz. 
Tıpkı ikincisinin Adnan Beyi gibi Sâi Bey de güzel, genç, hoppa ve kötücül yürekli bir genç hanımla evlenir. Calibe adındaki bu hanım da zenginliği eksilmekte olan bir aileden gelmekte, tıpkı Bihter gibi özlediği şatafatlı yaşamın tutkusuyla önüne geleni ezip geçmek kararındadır. Önündeki engeller arasında gördüğü, haremine girip hanımı olduğu köşkün halayıklarını, cariyelerini kırıp geçirmekle kalmaz, ardından sıra masum Fâzıla ile Şefik'e gelir. Fâzıla gün günden serpilip büyüyerek güzelleşirken, kardeşine hem ablalık hem annelik yapar; iki kardeşin birbirine sokuluşları herhangi bir Kemalettin Tuğçu romanındaki gözyaşlarıyla sonlanan sayfalara konulsa yeridir. 
Sâi Bey, genç ve çapkın hanımının peşinde kul köledir, onun her dediğine inanır. ¨ Annenin sağlığında babanın bir gözü kör, anne ölünce ikisi de ¨ deyişini haklı çıkaracak biçimde hareket eden Sâi Bey, köşkündeki mutluluğu bozulmasın diye Fâzıla'yı erkenden evlendirmek ister; tıpkı Ahmed Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Âliye'yi istemeden verdiği kocası Faik Bey gibi, bir Remzi Bey de ortaya çıkar.

Fâzıla aslında çocukluktan beri tanıdığı bitişik konağın delikanlısı Mukaddem'e tutkundur, aşk nedir bilmeden birbirlerine gönül vermişlerdir. Mukaddem'in annesi de, bu komşu hânedeki öksüz çocukların ölmüş annelerine verdiği söz üzerine onlara zaten kol kanat germektedir, uzaktan, eli erdiğince... 

Muhtemel bir Mukaddem-Fâzıla evliliği beklenirken, Calibe'nin bir ayak oyunuyla işin gidişatı değişmiş, Fâzıla kendisini Remzi'nin hoyrat zifaf yatağında bulmuştur. 
Ama Fâzıla sabırlıdır, iffetlidir, namusu üzerine titrer, evine girdiği ailenin şerefine söz getirmez, boynunu eğer oturur. 

Mukaddem'i aklından bütün bütün silmiştir, artık madem ki kocam budur, ona âşık olmalıyım diye kendisini aşka şartlandırmıştır. Artık gözü Remzi'den başkasını görmeyecek kadar bir aşk memuru'dur. Lakin Remzi, edeceğini eder, kısa sürede ipliğini pazara çıkarıp hovardalığa başlar, bir süre sonra babadan kalma sermayeyi de kediye yükler. Tuttuğu metresine bir ev alıp ona nikâh kıymak isterken bu kadar rezalete katlanamayan Fâzıla, babaevine de dönemeceyeğinden, intihara niyetlenir. O sırada askerî okula verilmiş olan kardeşi Şefik'e bir mektup yazıp veda eder, kendisini denize atacaktır, ama son dakikada buna hakkı olmadığını, Allah'ın verdiği canı yine onun alacağını hatırlamakla bundan vaz geçer; ama artık evini beş parasız terk etmiş bir kaçaktır. Birkaç maceradan sonra, kendisini Fatih'teki köle pazarında cariye satıcılarına teslim eder; koşulludur ama, gireceği evin erkeklerinden herhangi birisine dahi odalık, yani cinsel hizmet veren cariye olmayacak, sadece ev ve çocuk bakımını üstlenecektir. 

Böylece iffetine zarar gelmesin ister. Onun öldüğüne hükmedildiğinden, aslında artık hür sayılır, dilerse Mukaddem'i bulup evlenebilir, mutlu olabilir; ama Fâzıla buna hakkı olmadığına inanır, kabullenir. Mukaddem ise artık bir canlı cenazeye dönmüş, yemeden içmeden kesilmiş, aşkından Mecnun olmuştur. Fatma Âliye bizi birden âdeta Leyla ile Mecnun destan-masalına götürür, mecnun Mukaddem o varlık içersinde gözü Fâzıla'dan başkasını görmediğinden ne yapılsa çaresiz kalınacak ve kısa sürede vereme yakalanacaktır. Yine verem karşımızdadır... 

Annesi, Mukaddem'i İstanbul'dan uzaklaştırmak üzere yanına bir refakatçı Fransız doktoru memur ederek, ikisini birden Beyrut'a gönderir. Orada tedavisine uğraşılacaktır, ama gel gelelim Mukaddem bir an evvel ölmek, öteki dünyada sevgilisini, Fâzıla'yı bulmak istemekte, tedaviye ayak diremektedir. 
Öte yandan, talih, Fâzıla'nın Beyrutlu bir zengin aileye çocuk bakıcısı halayık olarak satılmasına kapı açar. Zengin bir evin tek kızı, zengin bir kocanın karısı Fâzıla, Peyker takma adını kuşanarak, tüm kimliğini gizleyerek, tıpkı geçmişinden kaçan Victor Hugo'nun Sefilleri'ndeki Jean Valjean gibi kimliksiz, mazisiz yaşamaya başlar. Ne var ki aldığı iyi eğitim, Fransızca konuşması, piyano çalması, İstanbul'a ait saray ve konak görgüsü, kendisini ne kadar saklasa da kısa sürede Fâzıla'yı halayıktan öte bir konuma taşıyacaktır. Köle olduğu evin Enise adlı yine 17 yaşındaki kızına bakarken, kızın adını ve kim olduğunu dahi bilmediği bir genç adama fayton sefasında rast gelip ona âşık olduğunu öğrenir, sonra bu iffetli hanımla Enis'e aşk uğruna beraberce o erkeği aramaya çıkar. 

Bulurlar! 

Bulunan erkek Mukaddem'dir, Fâzıla'nın beşik kertmesi... 

Tahmin edilebilecek gelişmelerden sonra, tam Fâzıla kendisine ödenen 150 Osmanlı altın bedeli iadeye hazır Mukaddem'le evlenip rahat edecekken, buna olmazlanır. Zira iffetli Fâzıla'ya göre, sonra herkes onun sırf Mukaddem'le evlenmek için Remzi Bey'i terk ettiği, intihar yalanını ortaya attığını düşünecektir. Bu kadar ahlaksızlığı ve lekeyi kaldıramayacağını gören Fâzıla, kocasına aşk memuru kesilip unuttuğu ilk aşkını, yani Mukaddem'i, gönlü istemeye istemeye Enise'yle evlenmesi için zorlar. Böylece hem aralarındaki sır kalmış olacak, hem de Mukaddem artık cinsel bir istek duymadığı, sadece ilahî bir aşkla sevdiği Fâzıla'ya yakın düşecek, Enise'nin baba evine içgüveyi girecektir. Plan tıkır tıkır işlerken, Enise'nin abisi olan Avrupa'da ticaretle meşgul Şebib Bey çıkagelir, bir zaman sonra Fâzıla'nın üstün meziyetlerini görünce, aslında bekârlık yemini vermiş olup tümden kadınlara karşı olan Şebib, Fâzıla'ya aşkını ilan eder. 

Remzi Bey, henüz kocası olduğundan, hasılı bir boşanma kararı elinde bulunmadığından, Peyker adıyla dahi olsa evlenmeyi ahlakına ters bulmuş Fâzıla'dan Şebib red cevabı alır. Fâzıla, yine anti-hedonist, hayattan zevk almaya direnen kimliğiyle acıya batar çıkar, Şebib'i red eder... 

Lakin, talih ve kader, hasılı Takdir-i İlahî iffetlilerden yanadır: İstanbul gazetelerinden birisi, Remzi adlı bir hovardanın, metresine dadanmış bir serseri elinde bıçaklanarak öldüğü haberini havadis eder. 

Yaşasın! Okura sevinmek sırası gelmiştir...

Fâzıla, artık, ilahi kudretin kendisine ¨Bu kadar çektiğin çile yeter, artık senin de yüzün gülsün¨ iznini verdiği düşüncesindedir, kimliğini ortaya koyup faş eder, Şebib'le evlenir. 

O sırada kötü üvey anne Calibe ise yaşlı Sâi Bey'i aldatmaktadır, dost tuttuğu erkek tarafından birgün sakat kalacak derecede dayağa maruz kalır ve durum ortaya böylece çıkar. Sâi Bey onu hemen boşar, sokaklara düşen Calibe etme bulma dünyasında cezasını çekecektir.

Romanın bitişinde, herkesi iffetli bir yaşama davet eden Fâzıla, kardeşi Şefik'i Mukaddem'in bacanağı yapmak üzere, Enise'nin küçük kız kardeşiyle evlendirmek hazırlığı ve niyetlerinde olduğunu aklından geçirir, ama uzayıp sakızlaşmasın diye Fatma Âliye romanını burada keser. 

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine denilen karı kocalı, kötü adamlı ve kadınlı masallardan birisi sonlanır.

Hikâye ve kıssa böyle, bize düşen hisse şudur: Fâzıla, Türk romanında eşi menendi kolayca bulunamayacak aşırılıkta bir Stoik karakterdir. Acılara kayıtsız kalmakla ruhunu yüksek seviyeye taşıyan Stoik karakterler, elbette Fâzıla'dan ibaret değildir, ama o hem bir prototip-öncül karakter, hem de aşırı-uç bir karakterdir. Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu'ndakiFeride de aslında bir stoiktir, acıyı sevincinden öne çıkartan bir karakterdir; daha nicelerini burada saymak olanaklı... 

Stoisizmin ünlü antik dönem Epictetus'unu burada anmak gerekiyor: Okur yazar, entelektüel, şair, müzisyen ve sanat adamı ama köle, hem de cahil bir toprak sahibinin elinde köle olan Epictetus'un acı içinde kıvranıp bacağını kıran sahibine sadece, ¨Dikkat edin, bacağımı kırıyorsunuz¨ diyecek kadar acıya tahammüllü olması nasıl aşırı bir uç davranış ise Fâzıla'nınkinde ondan eksik kalır yan yoktur.

Sadece bu ayrıntıları görmek ve Türk romanındaki gelişmenin kaynağına bakmak açısından dahi okunması kaçınılmaz olan Muhaderat, bu anlamıyla büyük değer ve anlam taşıyor. 

Nedir, yine de kitabın baskısına ait hazırlıksızlıktan olacak şeyler, aceleye gelmiş matbaa işleri, hatalar da yok değildir; dikkatli bir gözle okuyan okuru rahatsız edecek seviyede olmasa da, bunların, titizliğiyle tanınan Fazıl Burak Bey'in elindeki bu romanın bundan sonraki baskılarında düzeltilmesini dileriz.
Fatma Âliye'nin roman okumasına kızan ve elinden kitapları alıp yırtan, yakan kocası Faik Bey'e âtıf-gönderme yaptığı satırlar ise dikkate değer, 109-110 ve 111.sayfalarında romancı, tıpkı kalbi kırılmış bütün romancılar gibi kahramanlarından birisini bu kalp kırıklığının kötücül tarafı ilan ederek, karşılaştığı haksızlığın nedeni yapıp, sonra ona verip veriştiriyor. 

Bütün romancıların böylece güyâ intikam aldığı bilinir, Fatma Âliye de, kitaplarına zarar veren kocasına o satırlarda bir ders veriyor ki hiç sormayın; alın, okuyun derim...

____________________

* sermuteferrika@gmail.com 
Muhaderat, Roman
Fatma Âliye Hanım
Paraf Yayınları
1.Baskı-Bu yayınevinde,
Şubat 2010, İstanbul, 408 sayfa

BU MAKALENİN KAYNAĞI:
www.acikgazete.com


AYRICA AŞAĞIDAKİ AKADEMİK MAKALELERİ  DE OKUMALISINIZ...

Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.