Füruzan'ın öykücülüğü

Füruzan Öykücülüğünde Bir Karakter Olarak Çocuk

Giriş

“Parasız Yatılı” ile başlayan uzun soluklu bir yolculuk Füruzan öyküsü/öykücülüğü. Sözcük zengini öyküler ve bu öykülerde patenti adeta Füruzan’a aitmişçesine kullandığı konularla süregelen bir öykücülük… Hayatın tam içinden, bildiğimiz, belki de ait olduğumuz öyküler yazdı Füruzan. Göçmen ailelerin şehir hayata tutunma çabalarını, yoksul insanları, toplumun sebeplerini sorgulamadan ahlaksız olarak nitelendirdiği kadınları ve bu hayatların içinde savrulup duran çocukları yazdı. Ne yazarsa yazsın aklımızda hep çocuklar ve kadınlar kaldı. Hayatın ezinci karşısında en çok sıkıntıyı onlar yaşadı; hem hayatta hem öykülerde. Türkiye öykücülüğünde çocuğu ve kadını ön plana çıkardı Füruzan. Onları önemsediğini her zaman dile getirdi.


“Biz çok göç alan bir kara parçasıyız. Hem iç, hem dış, hem kültür, hem inanç göçlerini arasız taşıyoruz. Kadınlar ve çocuklar, bunun bendeki en önemli tanıklarıdır. Seslerini çok duyuramaz onlar. Yazarlığımda yüzleri derin kaynaklar oluşturur.”[1]

Bu sessiz tanıkların içerisinde sesini en duyuramayan elbette çocuklardır. Yine de en ümitli olan onlardır çoğu zaman. Hayat ne kadar acımasız olursa olsun saflıklarını korumayı başarmıştır çocuklar. Şemsigül, Hediye, Sabahat, Bünyamin, Seyyit, Redife… Füruzan’ın çocukları, öykünün neresinde durursa dursun başlı başına birer öykü kahramanıdır.

Anne-Çocuk İlişkisi

Füruzan öykülerinde anne ve çocuk ilişkisi önemli bir yer tutar. Bu ilişkinin niteliği ya da annenin çocuğa bakış açısı öyküden öyküye değişir. “Çocuk” ve “İskele Parklarında” öykülerinde ve kısmen “Gecenin Öteki Yüzü” öyküsünde; hayatın, geçim derdinin içerisinde başıboş savrulan, hatta çoğu zaman ayak bağı olarak görülen, şiddete maruz kalan ve aşağılanan öykü kişileridir bu çocuklar. “Çocuk” öyküsünde annenin çocuğa söylediği sözler bunun belirgin bir örneğidir:

“Sen ya sağır olacaksın ya kötürüm yahut da aptal…”[2]

Anneler hatta bazı öykülerin yan karakteri olan çocukların babaları bile hayatın ezinci karşısında tüm hırslarını çocuklardan çıkarırlar. Geçim sıkıntısı, hastalıklar derken bir de bakılması elzem birer varlıktır çocuklar. Bu haliyle her durumda büyükler tarafından hor görülürler.

“-Kalkabilir miyim annecim? Uyandım, diye sorardı. Annesi yine o uzak bakışlarını yöneltir, soruyu yanıtlamazdı. Böyle sabahlarda annesi daha uzak, acımasız davranırdı. Çünkü hep uzak bir yerlerde gibiydi çocuğuyla beraberken.” [3]

Bu hor görüye başka bir örnek de “Yaz Geldi” öyküsüdür. Bu öyküde karakter olarak çocuk değişmese de fail değişmiştir. Öyküde baba, karısı başkasıyla kaçtığı için çocuğunu döver. Sanki istemediği bu durumun suçlusu çocukmuş gibidir. Bu tip öykülerde çocuk yaşananı olduğu gibi anlatır. Böyle olunca çocuğa karşı alınan tavır artık çocuk tarafından da kanıksanmıştır.
“Anam dün gece başka adama kaçtı. Kaçarken de geyikli kadife duvar yazgısını aldı. Bakır tencereyle tahta kaşıkları da aldı. Babam iyice dövdü beni, duvarlara çarptı beni, yaban ellerde kaldık, diye.”[4]
Bu örneklere benzer; ama bir yönüyle farklı bir örnek ise “Gecenin Öteki Yüzü” öyküsüdür. Bu öyküde, örneğini verdiğim diğerleri gibi çocuk ayak bağıdır; fakat yine de anne tarafından sevilir. Bazen farkında olmadan çocuğuna karşı sert davranır anne. Bu haliyle öykünün girişi bile ilginçtir. Çocuğun elinden tutarken çok sıktığının farkına çocuğun “Yürüyorum anneciğim!” deyişinden anlar. Çocuğunu döverken bile yaptığının farkında değildir. Anladığında pişman olur.

“Genç kadın, küçük kıza vururken bir yandan da sarsılarak ağlıyordu. “Anneciğim, artık vurma!” dediğinde birbirlerine sarılmışlardı.”[5]

Her türlü itilmeye, şiddete rağmen çocuklar annelerine bağlıdır. Çoğu kez çocuğun yaşama alanı ev, mahalle ile sınırlıdır. Haliyle öyküdeki görevi anneyi beklemektir. Anne tek dünyadır çocuk için.

Çocuk Saflığı

Füruzan, öykülerinde çocuklara özgü bir saflığın örneği olabilecek cümleleri ustalıkla kuruyor. Çocukların karşılaştıkları durumları algılayışları öyküleri gerçekçi kılarken aynı zamanda insanı okurken gülümseten bir atmosfer yaratmayı başarıyor. “İskele Parklarında” öyküsündeki küçük kızın annesiyle konuşması böylesi bir saflığı ortaya koymaktadır:

“-Bu köpükler nereden çıkıyor anne? Kadın çocuğa bakışlarını çevirdi, gözlerinin çevresinde ince çizgiler yer etmişti.
-Gemiciler çamaşır yıkayıp sularını döküyorlar…
Çocuk şaşırmıştı. Her gelen vapurun ardındaki bu apak bitmez köpüklerin gemicilerini düşündü. Ne kadar çok çamaşırları olmalıydı onların. Sevindi köpüklere.”[6]

Çocuk çevresinde gördüklerini ya da annesinden duyduklarını somut bir dünya içerisinde yaşar. Çünkü dünya edinilecek bilgiler yığınıdır çocuk için. Bilinmeyeni, bildikleriyle örtüştürme eğilimindedir. “Parasız Yatılı” öyküsünde anne hasta bakıcı olarak çalışmaya başlayacaktır. Kızına hastabakıcının ne işler yaptığını anlatırken başhemşirenin öğütlerini sayar. Hastaların tuvalet ihtiyacını gidermek için kullandıkları ördeklerin temiz tutulmasının öneminden bahsederken çocuk bilinmeyeni bildiği ile örtüştürür. Hastane yemeklerinden getireceğini söyleyerek bitirir konuşmasını.

-Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani “Ördekleri temiz tutmak lazım.” Demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana.[7]

“İskele Parklarında” öyküsündeki çocuk ayaklarından gelen ter kokusuna “Otomobil kokusu” der. Ya da iskeledeki su satan adamın pirinç musluğunu altın zanneder. Örneğini verdiğim öyküler gibi pek çoğunda bunlara benzer çocuklara özgü bir saflık bulunmaktadır. Bu saf çocuk algıları öykülerin gerçekçilik niteliğini artırmaktadır.

Çocuk Saflığı ve Olumsuz Algılar

Çocuklara özgü saf algılayış sözünü ettiğim gibi gülümseten bir öğe olması ve gerçekçilik açısından öyküye çok şey katması açısından önemli olduğu gibi bir de bu algılayışların olumsuz durumları yarattığı görülür. Çocuk yine durumun bilinmezliği içerisindedir. Çocuk için değişen bir durum yoktur. Yine kendi dünyasında, kendi algısında yaşananlar olağandır. Çocuğun olumsuz bir durumu algılayışındaki saflık bu kez dramatik bir unsur haline gelir. “Temizlik Kolu” öyküsünde öyküdeki çocuklara öğretmen tarafından sosyo-ekonomik durumlarına göre görevler verilir. Verilen göreve çocuklar çok sevinir. Öğretmen tarafından görev verilmesi onlar için çok önemlidir. Çocuk temizlik koluna seçilişini büyüklerine büyük bir heyecanla anlatır.

“-Temizlik kolu ne yapar, mari Hediye kıymetlim? Diye sordu yaşlı kadın ilgiyle.[8]
-Toz alır. Yerlere düşen kâğıtları toplar… Öğretmenin masasını hep temiz tutar… Karatahtayı siler… Yeniden yazılır… Yazıldıktan sonra zil çalınca gene siler.
“- Ders yılı başında değiştirilecek dediydi öğretmen. Sonradan Şahver’le Hediye’nin elleri doğrusu pek yatkın, onlar yapsın bu işi hep, dedi sınıftaki arkadaşlarımıza. Herkes de evet, evet öğretmenim, Şahver’le Hediye yapsın, dediler. Biz de sevindik.”

Örneğini verdiğim çocuk algısının saflığının getirdiği dramatik atmosfer “Edirne’nin Köprüleri” öyküsünde de hâkimdir. Şehir hayatına tutunmaya çabalayan göçmen bir ailenin yaşam mücadelesini ve yaşadıkları sıkıntıları anlatır. Bu hikâyedeki çocuk, mahalledeki diğer çocuklarla oynadığı oyunu ninesine anlatırken de aynı durumla karşılaşırız.

“Sabahat ‘Öyle hoş ki nine’ demişti. Beni at yaptılar. Hem biz Edirne çingenesiymişiz.”[9]

Sabahat, mahalledeki çocukların onu “Çingene” olarak anmasını algılayamaz. Bunun bir hakaret olarak kullanıldığını bilmez. Oyunda saçlarını at yelesi gibi kullanıp çekiştirmelerini bir oyun olarak algılar. Onun için önemli olan oyunun içinde olabilmektir.

Ezilen Çocukların Sözcüsü Büyükler

Aslında hayata tutunma çabası anlamında en ümitli olan çocuklardır. Yoksulluğa rağmen hayatın içinde var olma ümidi çocuklarda daha güçlüdür. Bu yüzdendir ki çocuklar olumsuz durumlarla karşılaşır. “Temizlik Kolu” ve “Edirne’nin Köprüleri” öykülerinde olduğu gibi saflıkları hayat içinde ezilmelerine neden olur. Çocuklar bunun bilincinde olmadıkları için kendini savunma girişiminde bile bulunamazlar. Füruzan burada öyküye müdahale eder ve ezilen çocukların sözcüsü olarak büyükleri kullanır. “Temizlik Kolu” öyküsünde kendilerine verilen temizleme görevini sevinçle anlatan Hediye’in sözcüsü ninesidir. Ortada büyük bir yanlışın olduğunu anlar ve öğretmenin tavrına tepkisini gösterir. “Niçin yapılmaz sınıfınızda her bir iş sırayla. Var bir terslik bunda.” der.

“-Haydi mari dedi yaşlı kadın. Sesindeki öfke bozulmamıştı. Ne zaman gidip öğretmene: Hep ben çerçöp toplayamam. Başka arkadaşlarımız da bu işi yapsın dersen, alınacak sana önlük.”[10]

“Edirne’nin Köprüleri” öyküsünde Sabahat ile “Temizlik Kolu”ndaki Hediye ortak özelliklere sahiptir. Yaşadıkları dramatik durum bunun en belirgin örneğidir. Hediye’nin ninesi gibi Sabahat’ın ninesi de olumsuzlukları görür. Annesi de fark etmiştir bu durumdaki rahatsızlığı bu yüzden mahalledeki çocuklar Sabahat’in saçlarını at yelesi gibi kullanmamaları için kızın saçlarını kesmeyi düşünür. Anne edilgen bir çözüm bulmuştur fakat nine bunu bir çözüm olarak görmez. Kesin olarak tavrını gösterir. Sabahat’ın ninesine anlattığı oyunda mahalledeki çocukların ona “Çingene” demesine ve onu oyunda at olarak kullanmalarına tepki gösterir.

“Edirne’nin köprülerini görmüş mü de bu yalak ağızlıların kızanları, derler Sabahat’a Edirne çingenesi… Benim akılsız gelinim de keser onun altın saçlarını.” Der ve ekler:
“Cahil olmasın kimse, bilmez o zaman başkaları da insandır. Kesme Naciye saçlarını bu masumun.”[11]

Özellikle nineler büyük şehre göçmenin yanlış bir karar olduğunu vurgularlar. En başından beri itiraz etmişlerdir. Fakat evin erkekleri bir ümit ile kararlarını vermiştir. Büyük şehre tutunma çabalarında kuşak olarak bakılınca çocuklar daha çok çaba gösterir. Büyükler içe kapanık bir hayat yaşar. Çok fazla tanış edinmezler. Çocuklar okul ve mahalle gibi sosyal çevrelere girdikçe bocalarlar. Dışa dönük olsalar da bilinmeyen bir kültürün içinde ezilirler.

Çocuk ve Manzara

Füruzan öykülerinde manzara ve bu manzaranın tasviri öykülerde dikkate değerdir. Manzara tasvirleri öyküde yalnızca bir süs unsuru değildir. Çocukların ruh hallerinin, yaşantılarının bir izdüşümüdür. Çocukların ruhsal durumlarının ipuçlarını manzaralarda görürüz. “Çocuk” öyküsündeki oğlan çocuğu kapının önüne çıktığında karşısında yıkılmış eski bir konağı ve bakımsızlıktan azmanlaşmış bitkilerle kaplı bahçeyi görür. Bu manzara, hikâye içindeki bunalımlı havayı daha etkili kılar.  Eve gelen yabancı bir adam, annenin çocuğuna karşı sert tavrı, yoksulluk gibi unsurlar adeta bu azman bitki topluluğunun karmaşasına sahiptir.

“İkinci Yaz Şarkısı” öyküsündeki Şemsigül, “Yürüyelim dedeciğim. Buraları bilmiyorum ki… Ben her şeye bakmayı çok severim.[12] Der. 

Çocuklar gözlemcidir. Bakma eylemi içerisindedir.  “Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Kent” öyküsünde Bünyamin, Galata Kulesi’ne ve gemilere bakar. Kule, çocuğun uzaktan gördüğü, hiçbir zaman içinde olamadığı; ama yaşamın gerçeğinden anlık uzaklaşabildiği yegâne manzaradır. Polis arabasındaki çocukların bile alay konusu olur manzara merakı. Bekçinin ölümü üzerine İstanbullu’nun tavırlarından da kaçarken hep kuleye bakar çocuk. Füruzan kuleyi çocuğun sığınacağı bir mekân olarak kullanır.

Öykülerde manzaralarda kediler de vardır; ama kedilerin akıbeti öykünün atmosferi ile ilişkilidir. Füruzan mutlu bir tablo çizerken kediler eve neşe veren canlılardır.  “Gecenin Öteki Yüzü” öyküsünde geçmişin güzelliği anlatılırken kedi, evdeki mutluluğun içinde tasvir edilir. “Nehir” ,  “Özgürlük Atları” , “Yaz Geldi” , “Çocuk” öykülerinde kediler ya gereksiz, sevimsiz hayvanlar olarak nitelendirilir ya da ölmek üzere olan zavallı bir görünüme sahiptir.

Füruzan’ın manzara seçimleri tesadüfî ya da sadece estetik amaçlı değildir. Bilinçli bir seçim olarak kullanılan önemli bir ayrıntıdır. Uzun öykülerinde daha belirgin olan manzara tasvirleri hikâyenin temasını canlı kılar. Hikâyedeki atmosferin canlılığı doğanın canlılığı ile yakından ilişkilidir.

Sonuç

“-Peki, demişti dedem. Ağlamayın artık, susun. Uzatmayın, bu çocuğu kedere, gama alıştırmayın. Şimdiden içi kırılmasın biricik torunumun. Onun önünde upuzun bir hayat var, bizleri ileride mesut olarak da hatırlasın.” [13]der. Şemsigül’ün dedesi.

Füruzan, büyüklerinin sözünü dinlemez ve çocukların ağzından dramatik hikâyeler anlatmaya devam eder. Gerçek hayatın içinde en görünmez varlıkları, çocukları çıkarıp almıştır bulunduğu yerden. Geri planda kalan o çocukları öykünün merkezine koyarak çocukların sesi olmuştur Füruzan. Onları dillendiren, onların gözünden bakmamızı sağlayan Füruzan’ın Türkiye öykücülüğünde çocuklara hak ettiği değeri veren yegâne öykücülerimizden olmasının sebebi de budur.

Hayal Kültür Sanat Edebiyat Dergisi 45. sayı




[1] Adam Öykü Dergisi,1996,3.sayı,s.40
[2] Füruzan,Gecenin Öteki Yüzü-Çocuk,Yapı Kredi Yay.,2010,İstanbul,s.45
[3] Füruzan,Gecenin Öteki Yüzü-Çocuk, Yapı Kredi Yay., 2010,İstanbul,s.60-61
[4] Füruzan,Parasız Yatılı-Yaz Geldi,Yapı Kredi Yay.,2012, İstanbul,s.112
[5] Füruzan,Gecenin Öteki Yüzü-Gecenin Öteki Yüzü,Yapı Kredi Yay.,2011,İstanbul,s.112
[6] Füruzan,Parasız Yatılı-İskele Parklarında, Yapı Kredi Yay.,İstanbul,2010, s. 69-70
[7] Füruzan,Parasız Yatılı-Parasız Yatılı,Yapı Kredi Yay.İstanbul,2012,s.103
[8] Füruzan, Benim Sinemalarım-Temizlik Kolu, Yapı Kredi Yay., İstanbul,2007,s.53
[9] Füruzan,Parasız Yatılı-Edirne’nin Köprüleri, Yapı Kredi Yay., İstanbul,2010, s.87
[10] Füruzan, Benim Sinemalarım-Temizlik Kolu, Yapı Kredi Yay., İstanbul,2007,s.61
[11] Füruzan,Parasız Yatılı-Edirne’nin Köprüleri,Yapı Kredi Yay.,İstanbul,2010,s.88
[12] Füruzan,Sevda Dolu Bir Yaz-İkinci Yaz Şarkısı,Yapı Kredi Yay.,İstanbul,2012,s.122
[13] Füruzan, Sevda Dolu Bir Yaz-Birinci Yaz Şarkısı, Yapı Kredi Yay.,İstanbul,2012,s.63

Hiç yorum yok


Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

Blogger tarafından desteklenmektedir.