CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI DERS NOTLARI (GENİŞ İÇERİK)

CUMHURİYET DEVRİ TÜRK EDEBİYATI  DERS NOTLARI

Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı, 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanı ile başlar, günümüze kadar gelir.
Cumhuriyet’in kurulması ile bir dizi inkılâplar yapılır. Ülkenin aydınları, yazarları, fikir adamları Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda eserler meydana getirirler. Sosyal hayatta köklü değişiklikler olur. Düşünce ve sanat alanlarında da yeni kurulan cumhuriyetin amaçlarına uygun eserler verilir.
1911’de genç Kalemler dergisinde Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem gibi aydınların başlattığı edebiyatta millileşme ve yerlileşme akımı, cumhuriyet döneminde de etkisini sürdürmüştür. Sanatçılar; milli, yerli ve toplumsal temaları işlemeye devam etmişlerdir. Edebiyatımız bir yandan yerlileşmiş, diğer yandan da Batı edebiyatının etkisine açık kalmıştır.
Atatürk inkılâplarıyla, sosyal ve kültürel yapımızın yanı sıra sanat ve edebiyat hayatında da önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Yeni alfabenin kabulü, medeni kanun, yeni okulların açılması gibi halka yönelik hareketler, edebiyatımızın Anadolu’ya ve halka yönelişini hızlandırmıştır. Yazılan eserler, genç cumhuriyetin sosyal, kültürel ve fikri yapısını yansıtmıştır.

Yazar ve şairlerimiz, eserlerinde milli, sosyal ve toplumsal konuları işlemişlerdir. Yazarlarımız genç cumhuriyetin dayandığı ilkeleri, idealize ederek halka anlatmışlardır. Cumhuriyet ve demokrasi için ihtiyaç duyulan erdemler, sanat eserlerinin ana konusu olmuştur.
Cumhuriyet dönemi yazarları, eserlerinde sevgi, tabiat güzellikleri, Anadolu insanının yoksulluğu ve mücadelesi, gurbet, ölüm, Atatürk ilke ve inkılâpları, milli mücadele ruhu, Batı uygarlığından yararlanma yolları, kalkınma ve çalışma gibi konulara yer vermişlerdir.
Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı, Batılı fikir akımlarından da yeterince yararlanmıştır. Tanzimat döneminde ilk örnekleri verilen ve Servet-i Fünun döneminde iyice benimsenen realizm akımı, Cumhuriyet döneminde de vazgeçilmez edebi akım olacaktır. Bunun yanı sıra sezgicilik, varoluşçuluk ( egzistansiyalizm), pozitivizm, futurizm, kolektivizm, modernizm, optimizm, sürrealizm, post-modernizm gibi akımlar Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında yerini alacaklardır.

Bu dönemde şairler, önce bir müddet halk edebiyatı nazım şekilleri ve hece ölçüsünden yararlanmışlardır. Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Ahmet Haşim gibi şairler aruz ölçüsü ile yazmaya devam etmişlerdir. Fakat genele baktığımızda halk edebiyatı, divan edebiyatı, modern edebiyat geleneklerinin hepsinden yararlanıldığını görürüz.

Bu dönemde yazar ve şairler, çeşitli anlayışlar ve yönelişler eşliğinde yeni edebi hareketler ve edebiyat grupları oluşturmuşlardır.

Bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri de verilen eserlerin realist bir anlayışla gerçeği olduğu gibi yansıtması ve gözleme, yaşantıya dayanmasıdır. Bu durum, Türk romanlarının dünya çapında başarı kazanmasını sağlamış, Türk romancılığının en iyi ürünleri bu dönemde verilmiştir. Uluslararası ödüller alan yazarlarımız Orhan PAMUK, Yaşar KEMAL bu dönem romancılarındandır.

BAKILACAK ESERLER:
1. Asıl Kaynak, deneme, Ahmet Hamdi TANPINAR, ders kitabı s.5
A.Hamdi, bu yazısında cumhuriyet devri Türk edebiyatının asıl kaynağının Doğu - Batı
sentezi olduğunu belirtiyor. Doğulu ve Batılı yaşam tarzları Tanzimat’tan beri birlikte ve
yan yana yaşamaktadır; fakat Doğulu yaşam tarzı ile mazimiz ve kültürümüz git gide
dışlanmakta ve terk edilmekte idi.1923’te kurulan yeni cumhuriyet, eski ile yeni
tartışmalarına son verir. Türk tarihi, Türk kültürü, Türk sanatı, halk edebiyatı bu
devirle birlikte değer kazanır.

2. Yenilikler, deneme, Reşat Nuri GÜNTEKİN, ders kitabı s.6
Bu parçada yazar, Balkan Harbi sonrası Osmanlı’nın yıkılışından endişe eden
aydınların Anadolu’ya yöneldiğini ama sığ ve inandırıcılığı olmayan yüzeysel
eserler verdiklerini belirtir. Anadolu’yu gerçek anlamda ilk kez cumhuriyet dönemi
yazarları ele almışlardır.

3. Anadolu’da Bir Gece, hikâye, Peyami SAFA, ders kitabı s.7
Peyami SAFA, Anadolu’nun yoksulluğu ve sefaleti teması etrafında yazdığı bu öyküsünde dikkatleri Anadolu üzerine çekmekle kalmıyor; mükemmel kurgusu, gerçekçi tasvir ve gözlemleriyle başarılı bir eseri cumhuriyet dönemi edebiyatına kazandırıyor.

4. Tohum, oyun, Necip Fazıl KISAKÜREK, s.8
Necip Fazıl’ın bu eseri hem dikkatleri Anadolu insanı üzerine çekmekte hem de
insanın varlığını maddeleşmeye karşı savunmakta; mistik ve sezgici bir tavır
takınmaktadır. Bu durum cumhuriyet edebiyatının psikoloji ve psikiyatri
bilimlerinden yararlandığını göstermektedir.

5. Dilekçe, şiir, Cemal SÜREYA ders kitabı, s.10
Bireye yönelme görülür. Şiirin genel planında “birey” olmakla birlikte arka planda Anadolu dikkat çeker.

6. Karşılaşma, deneme, Rasim ÖZDENÖREN, ders kitabı s.11
Karşılaşma adlı metinde yazar -varoluşçu bir duyarlılıkla- insanların kendilerine dayatılan hayatı yaşadıklarını, kendi tercih ettikleri hayatları yaşayamadıklarını ve bir türlü kendileri olamadıklarını anlatıyor.

7. Cumhuriyetçiliğin Nitelikleri, makale, Ahmet KÖKLÜGİLLER, ders kitabı s.12
Verilen metne göre cumhuriyetçilik, ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir yönetim biçimidir. Bu rejim, yüzyılımıza uyan en iyi yönetim biçimidir.

8. Batı’ya Doğru, deneme, Nurullah ATAÇ, ders kitabı S.16
Ataç, bu deneme yazısında Batılılaşmayı savunurken kullandığı kelimelerin öztürkçe olmasına dikkat etmiş ve bir bakıma dilde sadeleşmeyi abartılı olarak uygulamıştır.

SEZGİCİLİK: Fransız idealisti Henry Bergson (1859–1941)'un öğretisi olarak Bergsonculuk adıyla da anılır. Bergson'a göre sezgi, gerçeği bilme yetisidir. Gerçeği doğrudan doğruya kavratacak sezgiden başka hiç bir yol yoktur. Çünkü gerçek, maddesel doğa değil, ruhsal doğadır, ruhsal yaşamdır. Bergson, rasyonalizmin deneycil ve akılcıl yaklaşımlarına karşı çıkar. O hem zekânın eleştirisini yapar hem de insan varlığını sezgiyle kavramaya çalışır. Bu yüzden sezgicilik, psikolojiye ve metafiziğe önem verir. Bergson'a göre sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür. Şöyle der: "İçgüdüyü söyletebilseydik, yaşamın bütün sırlarını çözerdik".


VAROLUŞÇULUK (EGZİSTANSİYALİZM): Varoluşçuluk genelde kötümserlik, bunaltı, özgürlük, başkaldırış ve umutsuzluk felsefesi olarak düşünülür. Varoluşçuluk, kökü Nietzsche’ye dayanmakla birlikte 20. yüzyılda Sartre, Marcel ve Heidegger gibi düşünürler tarafından ortaya atılmış bir fikir hareketidir. Varoluşçuluk bireyin deneyimini ve bu deneyimin tekilliğini ve biricikliğini, insan doğasını anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır. Varoluşçuluk, insanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren bir düşünce okuludur. Bu akım insan özgürlüğüne inanır ve insanların davranışlarından sorumlu olduğunu öne sürer. Varoluşçuluk felsefesinde, insanın varoluşu anlaması söz konusudur. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği ve güçsüzlüğü söz konusudur.

Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Franz Kafka, “Das Schools”, “Şato”, “Der Prozess” ve “Dava” adlı eserlerinde insanın varoluşunu, bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’un roman ve oyunlarında, özellikle de “L’Homme Revolte” (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.

Bu felsefe akımı var olan her şeyi insana göre değerlendirir.Henüz tamamlanmış değildir, yani kuralları halen belirlenmeye devam etmektedir. Çünkü insanlık hala kendini aramakta ve özüne dönme çabası vermektedir.Aristo’nun “Kendini tanı” felsefesi ile Türk İslam tasavvufunun “kendini bilmek” felsefeleri bu anlamda varoluşçuluğa yol haritası çizer.

“Bir ben vardır bende benden içerü” diyen Yunus’un şiirlerine bakalım:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır

Hacı Bektaş-ı Veli ise şöyle söyler:

Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil, sen seni


Şehirleşme, kapitalizm, dünya savaşları, insanın sistem içinde eriyip kaybolması gibi etkenler varoluşçu felsefeyi kuramlaştırdı. Jean Paul Sartre,Tolstoy, Dostoyevski,Kafka gibi yazarlar insanın dünyadaki yerini arayan ve sorgulayan eserlerle bu akımın yaygınlaşmasını sağladılar.Egzistansiyalizm, Türk edebiyatında cumhuriyet döneminde roman, şiir ve tiyatro eserleriyle başlar. Peyami Safa’nın hemen hemen bütün eserleri, Necip Fazıl Kısakürek’in şiir ve piyesleri varoluşçuluğu yansıtır. İslamiyet varoluşçulukla paralel bir düşünce sistemine sahip olduğu için İslamcı çizgideki yazar ve şairler varoluşçuluğa daha yakındırlar.

CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

MADDELER HALİNDE...
Osmanlı Devleti, askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda Avrupa’nın gerisine düşmüştü. Bu durum, öncelikle devlet yöneticilerimizi harekete geçirerek yenilik arayışlarına itti. Yetenekli gençler, Avrupa’ya eğitim almaya gönderildi. Bu gençler (Şinasi, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi…) geri dönünce öğrendiklerini fikir ve edebiyat alanlarında uygulamaya koydular. Değişiklikler ve yenilik hareketleri Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar ulaştı.
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Milli Edebiyat’tan kesin çizgilerle ayrılmaz. Çünkü Milli Edebiyatçılar, eserlerini cumhuriyetin ilk yıllarında vermişlerdir. Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri, Refik Halit gibi Milli Edebiyat yazarları, Cumhuriyet’in ilk elli yılına damgalarını vurmuşlardır.
Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının ilk dönem eserleri, değişen siyasi, sosyal, kültürel çevrenin etkilerini taşır. Dilde sadeleşme artık yerleşmiştir. Aruz bırakılarak heceye yönelinmiştir. Konular genişletilmiş, mekân çeşitlilik kazanmıştır. Eserlerde Anadolu’ya daha çok yer verildi. Roman ve hikâyelerde gözlem ve gerçekçiliğe yer verildi. Kurtuluş Savaşı ve bu dönemdeki toplum hayatı eserlerde önemli bir yer tutar. Tiyatro eserlerinde de milli konularda artış göze çarpar.

1. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalktı. Dilde sadeleşme çabaları aralıksız sürdü. Tanzimatçılardan beri hep savunulan dilde sadeleşme cumhuriyet döneminde başarıldı.
2. Edebiyatımız, toplumcu bir karakter ve gerçekçi bir anlayış kazandı.
3. Aruz vezni terk edilerek ( Mehmet Akif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim hariç) heceye yönelindi. Şiirde günlük konuşma dili hâkim oldu. Şiir, serbest nazıma yaklaştı.
4. Şiir, roman, hikâye, tiyatro gibi türlerde önemli gelişmeler ve uluslararası başarılar sağlandı.
5. Cumhuriyet edebiyatının temelinde Kurtuluş Savaşı ve Atatürk ilke ve İnkılâpları vardır. Şiirler, romanlar, öyküler ve oyunlar doğrudan ya da dolaylı olarak bu iki konuyla bağlantılıdır.
6. Milli Edebiyat’la başlayan halka inme, Anadolu’ya yönelme çabası, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın ana ilkeleri olmuştur. Türk halkının her kesimi edebiyata konu olmuştur. Artık edebiyat, İstanbul sınırlarını aşmıştır.
7. Yeni reformları halka anlatmak, özümsetmek işi edebiyatçılara düşmüş; yazar ve şairler, eserlerinde cumhuriyetin ilke ve reformlarını yorumlamış, açıklamış ve savunmuşlardır. Sanatçı, devletle halk arasında köprü görevi üstlenmiştir.
8. Yeni dil- eski dil tartışmaları sonuçlanmış; siyasi irade, Türk Dil Kurumu’nu kurarak dilde arılaşmaya hız kazandırmıştır.( Nurullah ATAÇ gibi bazı yazarlar, dilde arılaşma çabasını abartmışlar, eski kelimelere karşılık bulurken halkın anlayamayacağı kelimeler de önermiş/ uydurmuşlardır.)
9. Türk edebiyatı, hem Doğu’dan hem de Batı’dan yararlanmış, bir yandan öz kaynaklarına yönelirken diğer yandan dünya edebiyatlarını mercek altına almıştır.
10. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı,1940’a kadar Milli Edebiyat’ın etkisinde yerli hayata ve halka doğru yönelmiştir. Daha sonra peş peşe gelen yeni edebi oluşumların etkisiyle “insan ve toplum” merkezli yapısını sürdürmüştür.
11. I. ve II. Dünya Savaşları arasında kalan dönemde Avrupa’da ortaya çıkan dadaizm, sürrealizm, post-modernizm gibi bireyin bunalımını esas alan ve modernizmi sorgulayan akımlar bizde de özellikle 1940’tan sonra etkisini göstermiştir.
12. Bireyin anlatılmasında psikoloji ve psikiyatri bilimlerinden yararlanılmış; Bireyi önemseyen varoluşçuluk, sezgicilik gibi fikirlere değer verilmiştir.


1. MEMLEKET EDEBİYATI: 
Cumhuriyet devri şiirinin bu önemli akımı ilk örneklerini II. meşrutiyet’ten sonra vermeye başlamıştır. Memleket kurtarılmıştır. Artık Anadolu coğrafyası ve ülkenin kalkınması ön plandadır. Bunu da yapacak olanlar da aydınlardır. Şairlerin çoğu, halk şiirinin imkânlarından yararlanarak heceyle yazmaya yönelmişlerdir. İlk defa karşılaşılan ve anlatılmaya değer bulunan memleket manzaraları ve Anadolu insanı, tasvir ve hikâye edilir. İnsanların kahramanlıkları övülür ve tarihi mirasla birleştirilir; folklor bir kaynak olarak keşfedilir. İnsanların duygu ve iç dünyaları araştırılır.
• Konu memlekettir.
• Şekil, halk şiiri şekilleridir, vezin hecedir.
• Dil, sadedir; halk dili, mahalli söyleyişler, hatta argo şiire girer.
• Ton, hitabete kaçar.
• Lirizmden çok didaktiklik ön plandadır.


A) BEŞ HECECİLER:
Memleketçi edebiyatın önde gelen bu şairleri, Milli Edebiyat akımından etkilenmişlerdir. Beş hececiler, şiire I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele döneminde başlamışlardır. Şiirde sade ve özentisiz olmayı tercih etmişlerdir. Memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlık gibi temaları işlemişlerdir.
İlk şiirlerinde aruzu kullansalar da sonradan heceye yönelmişlerdir. Mısra kümelerinde dörtlük dışında yeni biçimler aramışlar ve buldukları yeni biçimleri de şiirlerinde kullanmışlardır. Nesri nazıma yaklaştırmışlar, günlük konuşma dilini şiirde kullanmışlardır. Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı denemişlerdir.


Beş Hececiler şu şairlerden oluşur:


1) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL: Şiirde “memleketçi edebiyat” anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Aruzu terk etmemiş, bazı şiirlerinde kullanmaya devam etmiştir.Şiirlerinde hem bireysel konuları hem de memleket konularını işlemiştir.Şiirlerinde epik ve lirik bir ton vardır.Eserleri realist ve romantik özellikler taşır. “Çoban Çeşmesi” ve “Han Duvarları” Anadolu halkının duygularını dile getirdiği en güzel şiirlerindendir. Ayrıca “Sanat” şiiri de, memleketçi edebiyatın ilk bilinçli bildirgesi sayılabilir.
Eserleri:
Şiir: Bir Ömür Böyle Geçti, Elimle Seçtiklerim, Akıncı Türküleri, Çoban Çeşmesi, Dinle Neyden, Han Duvarları, Zindan Duvarları, Şarkın Sultanları, Sudaki Halkalar
Tiyatro: Canavar, Özyurt, Kahraman, Akın, Dev Aynası, İlk Göz Ağrısı, Yayla Kartalı
Roman: Yıldız Yağmuru, Ayşe’nin Doktoru

2) Enis Behiç KORYÜREK:
Hecenin beş şairinden biri olarak ününü, konularını deniz savaşlarımızdan alan “Eski Korsan Hikâyeleri” başlığı altında topladığı manzum hikâyeleriyle yakalamıştır. Yani o, Türk denizciliğini destanlaştıran şairdir.
Eserleri:
Şiir: Miras, Varidat-ı Süleyman, Güneşin ölümü

3) Yusuf Ziya ORTAÇ: İnce, nükteli, esprili, temiz ve sade bir dili vardır. Şiirin yanı sıra mizahçılığıyla tanınır. “Akbaba” adlı mizah dergisini uzun yıllar çıkarmıştır.
Eserleri:
Şiir: Akından Akına, Âşıklar yolu, Yanardağ, Bir Servi Gölgesi, Kuş Cıvıltıları, Bir Rüzgar Esti
Tiyatro: Binnaz, Nağme, Nikâhta Keramet
Gezi: Göz Ucuyla Avrupa
Anı: Portreler, Bizim Yokuş
Fıkra: Ocak, Beşik, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Gün Doğmadan Neler Doğar

4) Orhan Seyfi ORHON: 

Milli konuların yanı sıra bireysel konuları da işler. Bireysel duyguları işlediği şiirlerini sade, pürüzsüz ve anlaşılır bir dille yazmıştır. Onun mısralarında duygu güzelliği, incelik ve ahenk vardır. Birçok şiiri Türk sanat müziğinde bestelenmiştir.
Eserleri:
Şiir: Fırtına ve kar, Peri Kızı ile Çoban Hikayesi, Gönülden Sesler, O Beyaz Bir Kuştu, Kervan
Roman: Çocuk Adam
Mizah: Düğün Gecesi, Asri Kerem
Makale: Dün, Bugün, Yarın

5) Halit Fahri OZANSOY: 
Şiirlerini bir süre aruz vezniyle yazdı. "Aruza Veda" şiiriyle bu kalıbı bıraktı, hece ölçüsüne ve yalın Türkçe'ye yöneldi. "Yeni Mecmua" çevresinde toplanan "Hecenin Beş Şairi" arasında yer aldı.Sevgi, özlem, ölüm gibi bireysel temaları işleyen bu şairin duygularında karamsarlık havası hâkimdir. “Aruza Veda” şiiriyle tanınmıştır.Uzun yıllar edebiyat öğretmenliği vazifesiyle meşgul olan şairin yayıncılık yönü de vardır. "Nedim" adında bir edebiyat dergisi çıkardı. Şiirleri Yarın, Hayat, Aydabir, Yarımay, Çınaraltı, Varlık, Hisar gibi dergilerde yayınlandı. Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.
Eserleri:
Şiir: Paravan, Sulara Dalan Gözler, Hep onun İçin, Sonsuz Gecelerin Ötesinde
Anı: Eski İstanbul Ramazanları
Oyun: Baykuş, Nedim, Sönen Kandiller, On Yılın Destanı



B) MİSTİKLER: 
Nazım Hikmet’in - ve dolayısıyla materyalizmin- ihmal ettiği en önemli gerçek, insanın bir de manevi tarafının var olduğudur. Bir kısım yazar ve şair, Memleket Edebiyatı’ndan hareketle, görünen manzara ve insanların bir de görünmeyen iç alemlerini anlatmak istediler.Şiir türünde Necip Fazıl Kısakürek, Asaf Halet Çelebi ve Ahmet Hamdi Tanpınar; roman-hikaye türünde ise Peyami Safa, Tarık Buğra ve Mustafa Kutlu mistisizm akımının önde gelen temsilcileridir. Necip Fazıl, önceleri felsefeyle ilgilenmiş ve maddenin sırrını aşma fikrine kapılmış, daha sonra dini ve mistik bir lirizm coşkunluğu içinde yine görünenin ötesini araştırmıştır. Ruhçu-mistik tavrıyla maddeci Nazım Hikmet’e karşı alternatif bir duruş sergileyen Necip Fazıl, halk şiiri geleneğinin imkânlarından yararlanmıştır. O da heceyle yazmış, Batı şiiriyle kendi geleneğimizi birleştirmiştir. Felsefeye duyduğu merak, onu mistik anlayış ve duyuşa yöneltmiştir.

“Aç kapıyı haber ver
Ötelerin ötesinden.”
diyerek mistik duyuş örneklerini veren Necip Fazıl, aynı zamanda öz şiirin de önde gelen temsilcilerindendir. O, şiire şu misyonu yükler: “Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir -Eşya ve hadiselerin bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak, mutlak hakikati arama işi-”

Yararlandığı mistik şiir geleneği, onun ruhunu sakinleştirmekten uzaktır. Mustarip, arayan, hiç tatmin olmayan modern insanın huzursuzluğu vardır onda. Fakat Necip Fazıl’ın bu özelliği, aslında onun şiirinin cazibe noktasını oluşturmaktadır. Daha sonra İslamiyet’e sarıldıkça bu özelliklerinden arınmaya başlar ve ruh dinginliğine kavuşur.

Necip Fazıl’ın da tıpkı Nazım Hikmet gibi geniş bir tesir alanı oluşmuştur. Özellikle İslamcı şairlerin üzerinde çok fazla tesiri vardır.

Peyami Safa ise romanlarında materyalizmin (maddeciliğin) karşısında dururken daha çok insanın iç dünyasında oluşan duyuş ve algılayış biçimlerini, metafiziği, mistisizmi okuyucularına aktarır. “Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Biz İnsanlar, Yalnızız, Bir Tereddüdün Romanı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” mistik, parapsikolojik, metafizik unsurların yoğun olarak işlendiği eserlerdir.

MEMLEKET EDEBİYATINA DAİR ÇEŞİTLİ NOTLAR:

Anadolu teması, cumhuriyetten önce ortaya çıkan Milli Edebiyat dönemi eserlerine ancak Batı’dan gelen realizm akımının tesiriyle yüzeysel olarak girebilmiştir. Türk aydınlarının Anadolu’yu doğrudan doğruya tanımaları ancak I. Dünya Savaşı ile Osmanlı’nın yıkılmasından sonra ve İstiklal Harbi esnasında ve bilhassa devlet merkezinin Ankara’ya taşınması sayesinde mümkün olmuştur. Osmanlı’nın yıkılması ve Türkiye’nin işgal edilmesi, aydınların dikkatini Anadolu’ya çevirmesini sağlar. Savaş kazanılınca yeni başkent olan Ankara’ya giden aydınlar, acı bir gerçekle karşılaşırlar: Çıplak bozkır, fakir ve zavallı Anadolu insanı... Bu karşılaşma onlarda şok tesiri uyandırır. “Han Duvarları” böyle bir şokun tesiriyle yazılmıştır. Bu bakımdan tarihi bir değer de taşır. Bu şiirde biz, bir İstanbul şairinin Anadolu gerçeği ile ilk yüzleşmesinin içinde uyandırdığı akisleri görürüz. Faruk Nafiz, 1923 yılında Kayseri’ye öğretmen olarak giderken yolda edindiği izlenimler neticesinde “Han Duvarları”nı yazmıştır. Şiirin lirik bir hikâye tarzında yazılmasının sebebi budur. Şair, yolculuğunda gördüğü her şeyi kaydediyor. Yolculuk üç gün sürüyor.
HAN DUVARLARI
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı.
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık…
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…
Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları.

Görüldüğü gibi, bu şiirin ana ekseninde, gidilen, görülen, yaşanılan Anadolu vardır. Gözlem ve yaşantı bu şiirin temeline oturmuştur. Daha önceki dönemlerde Anadolu’yu yazan şairler gibi fildişi kulelerinden köy hayatıyla ilgili birkaç acıklı söz sıralamamışlar; bizatihi Anadolu’ya giderek yöre insanının acılarını, sıkıntılarını kendi kalplerinde duymuşlardır. Cumhuriyet dönemi şairleri, Anadolu’yu gözlem ve yaşantılarının neticesinde realist bir tavırla yazdılar. Hâlbuki Milli edebiyatçılar da Anadolu şiirleri yazmışlar; fakat bu şiirler yüzeysel ve itibari olmaktan öte gidememişti. Aşağıda “Anadolu” başlığı altında yayınlanmış bir köy şiirinde Mehmet Emin YURDAKUL, şöyle sesleniyordu:

ANADOLU
Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar,
Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar,
Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar,
Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.

“Han Duvarları” ile karşılaştırılınca burada tasvir edilen manzaranın ne kadar uydurma olduğu açıkça görülür. Şair, dış âlemi gözlemlerine göre değil, şairane hayallerine göre çiziyor. Ayrıca bu dekor ile aç ve sefil köylü kadın arasında bir ilgi de yoktur. Irmakların aktığı, yaprakların döküldüğü ve tarlaların ekildiği böyle bir coğrafya içinde sefaletin pek bulunmaması gerekir.
Rıza Tevfik Bölükbaşı da Anadolu’yu gözlemlemeden, yaşamadan hayalinde canlandırarak yazanlardandır:
Ormanında türlü kuşlar ötüşür,
Çayırında gürbüz koçlar itişir;
Tarlasında altın başak yetişir,
Gölgesinde gam dağıtır o eller!


MEMLEKET EDEBİYATI ŞAİRLERİ:

Beş Hececiler, Necmettin Halil ONAN, Şükufe Nihal Başar, Halide Nusret ZORLUTUNA, Kemalettin KAMU, Ömer Bedrettin UŞAKLI, Zeki Ömer DEFNE, Bedri Rahmi EYÜPOĞLU, Sabahattin ALİ, Ahmet kutsi TECER…




MEMLEKET EDEBİYATI ŞİİR ÖRNEKLERİ:

BİR YOLCUYA
Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek, Anadolu’nda
İstiklal uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmet’in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele
Son vatan parçası geçerken ele
Mehmet’in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki haşrolan kan, kemik ve etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

Necmettin Halil ONAN GURBET
Gurbet o kadar acı
Ki, ne varsa içimde
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde.

Eriyorum git gide
Evlada her ümide.
Gurbet benliğimi de
Bitirdi bir içimde.

Ne arzum ne emelim.
Yaralanmış bir el’im.
Ben gurbette değilim,
Gurbet benim içimde.


Kemalettin KAMU

ORDA BİR KÖY VAR
Orda bir köy var uzakta,
O köy, bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy, bizim köyümüzdür.

Ahmet Kutsi TECER
Şairim,
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerde yunmuş, yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.
Bedri Rahmi EYÜPOĞLU


TÜRKÜLER DOLUSU
Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz

Ah bu türküler, köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen’i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni
Ben türkülerden aldım haberi

Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz,hurdasız, çırılçıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Bıçağı bıçak




Ah bu türküler, köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin reyhasından geçilmez
Kimi zehir kimi zemberek gibi


Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarılır içim
Kan damlar ucundan mürekkep değil
İşte söz, işte ses, işte biçim:
Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar
İliklerine kadar işlemiş sızı
Artık iflah olmaz kavak ağacı
Bu türkünün yüreğinde sancı var

Bedri Rahmi EYÜPOĞLU


BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum,
Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürür peşinde bizi
Her gün aynı pınardan doldurup testimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla

Okuma yok, yazma yok; bilmeyiz eski, yeni
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek,
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı
Her adım uyandırır acı bir hatırayı
Anlattı uzun uzun
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına


Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda
“Suna”mın başka köye gelin gittiği akşam
Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla
-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun
Daima eğeceksin başkalarına boyun
Hülyana karışmasın ne şehir ne de çarşı
Yamaçlarda her akşam batan güne karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an
Mademki kara bahtın adını koydu çoban
Nasıl yaşadığından ne içip yediğinden
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden

Kemalettin KAMU

2. ÖZ ŞİİR ANLAYIŞINI SÜRDÜREN ŞİİR:
Memleketçi edebiyat, kötü şairlerin elinde basmakalıp tekerlemeler halini alıp ilk yılların heyecanını kaybedince şairler, bu şiirden bıkmış ve kendilerine yeni yollar aramaya başlamışlardı. Batı’da savaş sonrası yeni akımlar ortaya çıkmış; savaşın yıkımları ile her şeye inancını yitiren Avrupa’da, Dada akımı inkârcılığın bütün etkilerini ortaya dökmüştü. Hâlbuki aynı tarihlerde Türkiye’de yeni bir cumhuriyet doğmuş ve ülke insanına yeni bir inanç, yeni bir dinamizm aşılamıştı. Eski kötümser şairler bile tavır değiştirmişlerdi. Bundan dolayı ne Dadaizm ne de ondan doğan diğer akımlar bizde yankı uyandırdı. Şairlerimiz, bu akımları, ancak akımların hızı kesildikten sonra, II. Dünya Savaşının eşiğinde keşfettiler. Memleketçi edebiyatın duraksaması ile oluşan boşluğu ilk olarak Yedi Meşale adlı edebiyat grubu doldurur. Hatta yedi Meşale, memleket edebiyatının tekdüzeliğine, Garip’ten önce karşı çıkmıştır.

YEDİ MEŞALECİLER:
Öz şiir anlayışına bağlı olarak “Sanat, sanat içindir.” diye ortaya çıkan ilk grup Yedi Meşale (1928) adıyla bir kitapta şiirlerini toplayan Muammer Lütfi, Sabri Esat SİYAVUŞGİL, Yaşar Nabi NAYIR, Vasfi Mahir KOCATÜRK, Cevdet Kudret SOLOK ve Ziya Osman SABA, Kenan Hulusi KORAY adlı gençlerdi. Çıkardıkları Meşale dergisinde Ahmet Haşim de yazıyordu. Bu grup, artık memleket edebiyatından bıktıklarını belirterek Batı’daki her türlü edebi gelişmeleri takip edip Türkiye’ye getireceklerini ilan ediyorlardı. Hiçbir grubun takipçisi olmayacaklarını vurgulayarak özgün sanat eserleri vereceklerini söylemelerine rağmen, Beş Hececileri takip etmekten öte gidememişlerdir. Bu hareket uzun sürmez. Yedi Meşale’yi çıkaran gençlerin çoğunda şiir faaliyeti bir gençlik heyecanı olarak kalır.

Sabri Esat SİYAVUŞGİL (1907–1968): Şiirlerinde ev içi ve eşya tasvirlerinden sonra çevirileri ( Cyrano De Bergerac) ile de dikkat çeker. Psikoloji profesörü olarak kendini ilmi çalışmalara verdi.”Karagöz” adlı çalışmasıyla Karagöz oyunlarının psikolojik ve sosyolojik incelemesini yaptı. Şiirlerini Odalar ve Sofalar adlı eserinde topladı.
Muammer Lütfi BAHŞİ (1907–1961) : Topluluğun dağılmasından sonra bütünüyle edebiyat dünyasından uzaklaştı.
Vasfi Mahir KOCATÜRK (1907–1961): Şiirlerini Tunç Sesleri, Geçmiş Geceler, Bizim Türküler, Ergenekon adlı kitaplarında toplamış; bir yandan da edebiyat tarihi ve incelemesi için uğraş vermiş ve Büyük Türk Edebiyatı Tarihi adlı eseri yazmıştır.
Cevdet Kudret SOLOK (1907–1991): Birinci Perde adlı kitabında şiirlerini topladı. Roman ve tiyatro türünde de eserler veren Cevdet Kudret, okul kitapları ve edebiyat tarihi incelemeleri yazmıştır.
Yaşar Nabi NAYIR ( 1908–1981): Şiirlerini Kahramanlar (1929,1970) ve Onar Mısra (1932) adlı kitaplarında toplamış olan Yaşar Nabi NAYIR’ın asıl ünü sahibi olduğu ve ömür boyu çıkardığı Varlık dergisinden gelir. Varlık dergisi, Türk edebiyatına yeni kabiliyetleri kazandırarak edebiyatımızın gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Kenan Hulusi Koray (1906–1943): Grubun tek nesircisi olup şiiri yoktur.
Ziya Osman SABA (1910–1957): Grubun şiire en sadık şahsiyetidir. Grup dağıldıktan sonra da şiirle münasebeti devam eden Ziya Osman SABA, şiirlerini “Sebil ve Güvercinler”, “Geçen Zaman” ve “Nefes Almak” adlı eserlerinde toplamıştır. Özellikle ev içi şiirleriyle kendisinden daha kabiliyetli bir başka şaire, Behçet Necatigil’e örnek olmuştur. Şiirlerinde kir yoktur, leke yoktur. Arı, duru dünya kirlerinden uzak, temiz şiirlerdir bunlar. Ziya Osman, tam bir iman ve teslimiyetle ölümü bekleyen, ölüme hazır bir şairdir ve bu durum şiirlerine de yansımıştır. Cahit Sıtkı ile arkadaşlığı çok candan, çok samimidir. Bu sağlam dostluk, Cahit Sıtkı’nın “Ziya’ya Mektuplar” adlı eserinde de göze çarpar.


ÖZ ŞİİRİN ÖZELLİKLERİ:
Paul Valery, şiirde dili her şeyden üstün tutar. Amaç, iyi ve güzel şiir yazmaktır. Her türlü düşünceyi şiirden arındırıp estetik haz uyandıran şiirler yazarlar. Şiiri soylu bir sanat kabul ederler. Şiirde musiki, bir şey anlatmaktan daha önemlidir. Mısra çok önemlidir. Gizem, simgeler ve bireysel duygular ön plandadır.

Saf (öz) şiirin özellikleri şunlardır:
a) Şiir dili her şeyin üzerindedir.
b) Sanat, bir biçim (form) sorunudur.
c) Amaç iyi ve güzel şiir yazmaktır.
d) İmgeler, şiirde önemli bir yer tutar; Anlam kapalıdır.
e) Şiir, soylu bir sanat olarak kabul edilir.
f) Şiirde en değerli şey dizedir
g) İçsel, bireyci yaklaşımlarla insan ele alınır.
h) Şiirde ses, anlamdan önce gelir; Müzikalite çok önemlidir.
i) Şiirde ahenk; söyleyiş tarzı, ritim, kafiye, iç kafiye ile sağlanır.
j) Şairler, şiire özgü düşsel bir âlem kurmuşlardır.
k) Sembolizmin tesiri altındadırlar. Fransız sembolistleri örnek alınır. ( Paul Valery, Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud, Stephan Mallarme, Paul Verlaine)


Türk edebiyatında saf (öz) şiir yazan şairler şöyle sıralanabilir:
Ahmet Haşim Ziya Osman Saba
Faruk Nafiz Çamlıbel Asaf Halet Çelebi
Yahya Kemal Necip Fazıl Kısakürek
Ahmet Hamdi Tanpınar Ahmet Muhip Dranas
Cahit Sıtkı Tarancı Behçet Necatigil
Ali Mümtaz Arolat Yedi Meşaleciler

Türk edebiyatında saf (öz) şiir, Ahmet Haşim’in “ Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” makalesiyle başlar. Bu makale aynı zamanda Türk edebiyatının ilk “poetika”sıdır.

Poetika: Yunanca, Aristoteles’in şiir, dram sanatı ve epik konuları kapsayan ve kurallar öneren kitabı. Aristoteles, bu kitabı M.Ö. 363 – 360 yıllarında yazmıştır. Edebiyat terminolojisinde -Aristo’nun eserine gönderme yapılarak- şiir kuramları üzerine yazılan bütün eserlere poetika denmiştir

ÖZ ŞİİR ÖRNEKLERİ:

GECEYE ŞİİR
Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün;
Gelin, gelin, onu açın geceler!
Beni yâd edermiş gibi, bütün gün
Ötün kulağımda, çın, çın, geceler!

Geceler çekmeyin benimçin hüzün,
Gelin siz, ruhumu tenimden süzün;
Bırakın nâşımı yerde gündüzün,
Gölgemi alın da kaçın geceler!
NECİP FAZIL KISAKÜREK
GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!
CAHİT SITKI TARANCI


ODALAR VE SOFALAR
Evler, bir nara benzer,
Nar tanesi, sofalar.
Akşam, yol gibi gezer;
Sükûn, su gibi dolar.
Sabri Esat SİYAVUŞGİL BİR GEMİ YELKEN AÇTI
Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine,
Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı.
Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine
Hayal iklimlerine bir gemi yelken açtı.
Ali Mümtaz AROLAT

BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar.
Necip Fazıl KISAKÜREK EVRENİ SEVMEK Kİ…
Aç mısın kardeşim, gel bölüşelim
Ama şiirlerimle seni doyuramam ki…
Ta, yıldızlara değin uzansa bile elim,
Daha ötelerine, daha… Buyuramam ki…
Ahmet Muhip DRANAS

BEYAZ EV
Yatak odamız, yemek odası, kiler,
Raflarında ellerinle yapılmış reçeller.
Karşı karşıya oturacağımız sofra,
Sürahide ışıldayan su,
Yazın rüzgâra koyacağımız testi,
Senin yatacağın öğle uykusu…
Ziya Osman SABA

ZAMAN
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın
Parçalanamaz akışında.
Ahmet Hamdi TANPINAR

SEMBOLİZM: 19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir edebi akımdır. Bireyin duygusal yaşantısını ve iç âlemini dolaysız, doğrudan bir anlatım yerine simgelerle yüklü kapalı bir anlatımla ele alır. Sembolizm, şiiri öğretici işlevde kullanmaya bir tepkidir. Dolayısıyla realizm, natüralizm ve realizmin şiirdeki uygulaması olan parnasizm, sembolizmin hedefidir. Şiirde öyküleme, öğretici anlatım ve hitap üslubu bulunmamalıdır.

Sembolist şairler; dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri, şairin ruhsal durumunu, gerçekliğin belirsiz ve karmaşık yapısını, varoluşun gizemini özgün ve kapalı imgelerle, eğretilemelerle işlediler.
Paul Valery, Charles Baudelaire, Arthur Rimbaud, Stephan Mallarme, Paul Verlaine, Edgar Allan Poe sembolizmin önde gelen temsilcileridir.

SEMBOLİZMİN ÖZELLİKLERİ:
1. Sembolizm, şiire duygu ve hayali getirmesi yönüyle romantizmle benzerlik taşır. Diğer benzer yan her iki akımın da öznel oluşudur. Bu benzerlik¬lere karşın sembolistler, kendilerinden önceki tüm şiir anlayışlarına karşı çıkmışlardır.
2. Sembolistler, dış dünyanın görüntülerini so¬mut nesnel gerçeklikleriyle değil de; bu görüntülerin sezgilerinden, izlenimlerinden yansıyan niteliklerini şiire aktardılar. Duyguların, dış dünyayı ancak oldu¬ğu gibi değil, onu değiştirerek ulaştırabileceğini düşündüler.
3. Sembolist şairlerin doğa görüntülerini yarı aydınlık ortamlar oluşturur: sararmış yapraklar, akşamın alacakaranlığı, durgun göller, kızıl gün batımı, ay ışıklı geceler.Bu görüntülerde net değil, neredeyse, tül bir perdenin ardından yansıyan biçimiyledir.
4. Sembolistler, sembol ve mecazlarla dolu ka¬palı bir anlatımı seçtiler. Herkesçe farklı algılanabi¬lecek yorumlanabilecek şiiri hedeflediler.
5. Sembolizmin şiir anlayışı: sözcüklerle yapılmış bir beste olarak gördüklerinden, şiirde müzikselliğe önem verdiler. Ölçü, uyak biçimsel özellikleri ikinci planda düşün¬düler. Şiirdeki müziği özle biçim arasında bir uyum öğesi olarak gördüler.
6. Sembolistler “sanat için sanat” görüşüne bağlı kalarak toplumsal, siyasal sorunlara uzak durdular.
7. Sembolizmin ilkelerini, kuramını Stephan Mallarme oluşturmuştur. Sembolizmin öncüsü ise bu akımın ortaya çıkışından önce ürünler veren Charles Baudelaire’dir.
SEMBOLİZMİN TÜRK EDEBİYATINDAKİ TEMSİLCİLERİ:
Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim ilk ve en önemli sembolist şairlerimizdir.Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Sıtkı Tarancı gibi şairlerde de yer yer sembolist akımdan etkilenmeler görülür. Bu akımın ortaya çıkışından önce, Divan şiirinde Şeyh Galip (1757–1799) in yazdığı kimi şiirlerin simgeciliğe uygun düştüğü söylenebilir.
SEMBOLİST ŞİİR ÖRNEKLERİ:
İÇE KAPANIŞ
Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz artık; Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam; Siyah örtülere sardı şehri karanlık; Kimine huzur iner gökten, kimine gam.
Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin, Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte. Toplasın acı meyvesini nedametin, Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.
Bak göğün balkonlarından, geçmişler seneler Eski zaman esvaplarıyla eğilmişler Hüzün yükseliyor, güler yüzle, sulardan
Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.
C. Baudelaire, (Çev. Sabahattin Eyüboğlu)
GÖK ÖYLE MAVİ
Gök öyle mavi, öyle durgun,
Damlar üzerinde! Yeşil bir dal sallanadursun,
Damlar özerinde.
Ürpertip gökyüzünü birden,
Bir çan tın tın eder Bir kuştur şu ağaçta öten
Türküsünü söyler
İşte hayat! Aç gözünü gör,
Bak ne kadar sade. Her günkü sakin gürültüdür Şehirden gelmekte.
Ey sen ki durmadan ağlarsın,
Döversin dizini, Gel söyle bakalım ne yaptın, N”ettin gençliğini?

Paul Verlaine, (Çev. Cahit Sıtkı Tarancı)
ÖRNEK SORU: Aşağıdaki şiirin ahenk unsurlarını bulunuz:
TAKVİMDEKİ DENİZ

Hasreti denizlerin,
Denizler kadar derin.
Ve o kadar bucaksız.
Ta karşımda yapraksız
Kullanılmış bir takvim.
Üzerinde bir resim;
Baktım da süzgün süzgün
Kurşun yükünü gönlün
Tüy gibi hafiflettim.
Denize hicret ettim.

NECİP FAZIL KISAKÜREK



Şiir 7’li hece ölçüsüyle yazılmış. Mısra sonlarında tam kafiye uygulanmış. Şiir tek parça uzun bir bentten oluşmasına rağmen, uyak şeması aabbcc biçimindedir. Şiirde “k, s, d” sesleri aliterasyon oluşturuyor. “a, e, i” sesleriyle de asonans sağlanmış. Bir bakıma şair bize denizin hışırtısını duyurur. Şiirin ölçüsü ve kafiye şeması şiirin ritmini oluşturarak şiire bir ahenk kazandırmaktadır.
__.__.__.__.__.__.__.__.__.__.__.__.__.__.__.__
1.ve2. mısralardaki –erin’ler: zengin k.
3.ve 4. mısralardaki –ak’lar:tam k.
- sız’lar : redif

Edgar allan Poe’nin Annabel Lee şiiri, Ahmet Haşim’in O Belde, Karanfil, Merdiven, Bir Günün Sonunda Arzu şiirleri, Yahya Kemal Beyatlı’nın Sessiz Gemi Şiiri, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş Şiiri, Ahmet Muhip Dranas’ın Olvido şiiri, öz şiirin en güzel örnekleridir.

3. SERBEST NAZIM VE TOPLUMCU ŞİİR:
1920’lerin başında Türk şiiri, içine kapanmıştı. En sevilen şairler, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’di. Hececiler, aruzdan heceye geçmenin ulusal gururunu yaşıyorlardı. Genç yetenekler olarak görülen Yedi Meşaleciler arasında toplumsal sorunları ele alan yoktu. Hececilerin çevresinde işgalcilere karşı şiir yazan Nazım Hikmet, şiirde biçimi kökten yıkmıştı. Onun şiirinde biçimsel devrimin yanı sıra, kitleleri eylemselliğe kışkırtmak amacı göze çarpar.

Memleketçi edebiyat, her ne kadar Anadolu’nun dertlerini fark etmiş olsa da o dertleri tespit ve tasvir etmekten ve ıstıraplar karşısında hüzünlenmekten başka yapabileceği bir şeyi yoktu.
Ancak dertler, onları fark etmekle bitmemektedir. Onların giderilmesi de gerekir. Fakirlik, cehalet, yokluk bir kader olmaktan çıkarılmalıdır. Rusya’daki komünist ihtilal toplumsal yaralara çare olmak iddiasındadır ve eğitimini Rusya’da yapan Nazım Hikmet (1902–1963), bu ideolojinin güçlü bir propagandacısıdır. Komünizm propagandası yapan bu coşkun mizaçlı şairin tesirli bir hitabet üslubu vardı. Makine hâkimiyetinin özlemini çeken Nazım Hikmet, makineyi, tabiatı değiştirmek için istemekle kalmaz, kendisi de bu değişimin bir parçası olmak-makine olmak- ister. Çağdaş medeniyetin en önemli vasıtası makineye özlem, kaderini toprağa bağlamış insanların hayatını değiştirmek demektir. Bu fikirler onun bağlı olduğu futurizmin ilkeleridir.
Nazım Hikmet’in şiirlerinde kitlelerin hareketini hatırlatan kuvvetli ahenk, kelime öbeklerinin başarıyla düzenlenmesinden kaynaklanır. Mayakovski’den aldığı şiir temasıyla klasik halk şiiri şeklini kırması, gür sesi, serbest nazmın yaygınlaşmasına yol açmıştır. Asaletin kelimelerde bile düşmanı olan Nazım’ın Türkiye’den kaçması, adını değiştirmesi, bir yabancı ülkenin ve ideolojinin hizmetine girmesi yüzünden şiirlerinin yeni baskıları yasaklanmış ve Nazım Hikmet’in şiir tarihimizdeki yeri bir süreliğine unutulmuştur. Eserleri, ölümünden sonra yeniden basılmaya başlandığında Nazım, yeniden keşfedilmiştir. Bu bakımdan Nazım Hikmet’in tesiri hem 1930’larda hem de 1960’lardan sonra iki defa görülür. Toplumcu gerçekçiliğin başlamasıyla beraber, edebiyatımıza sınıf farklılıklarından doğan sosyal adaletsizlikler, ezilen kesimler, emperyalizme karşı savaş, hak arama mücadelesi, varoş hayatı, köylülerin ve işçilerin ezilmesi gibi temalar girmiş olup Türk siyasi hayatında da derin etkileri görülmüştür.

TOPLUMCU GERÇEKÇİLER:
Sosyal olayları ve toplumsal meseleleri ele alırlar. I. ve II. yeni şiirlerine tepki olarak doğmuştur. Eserlerinde köy hayatını ve köylü sorunlarını dile getirirler. Yurt gerçeklerini anlatırlar. Özellikle hikâye ve romanda başarılıdırlar.
• Sosyalist dünya görüşüne uygun eserler yazdılar.
• Nazım Hikmet öncülüklerini yaptı.1920’lerde Nazım Hikmet’le başlayıp günümüze değin gelmiştir.
• Toplumu bilinçlendirme amacıyla edebiyatın bütün türlerinde eserler verdiler.
• Serbest nazımı, Garipçilerden önce kullandılar.
• Roman ve hikâyede yalın bir dille işçi ve köylü sorunlarını dile getirdiler.

Beşir Fuat, hoca Tahsin Efendi, Abdullah Cevdet, Nazım Hikmet, Ercüment Behzat Lav ve Sabahattin Ali bu edebi akımın öncülüğünü yapmışlardır. Rıfat Ilgaz, Ahmet ARİF, Kemal TAHİR, Orhan KEMAL, Yaşar KEMAL, Fakir BAYKURT, Talip APAYDIN, Aziz NESİN, Ataol BEHRAMOĞLU bu geleneğe uygun olarak yazan yazar ve şairlerdir.




FUTURİZMİN VE TOPLUMCU GERÇEKÇİLİĞİN ŞİİRE YANSIMASI:
Fütürist / Toplumcu gerçekçi şairler, şiirlerini serbest nazımla yazarlar. Şiirde uyak, uyak düzeni, ölçü aramazlar. Maksat, güzel şiir yazmak değil, topluma, geniş kitlelere faydalı olmaktır. Yani, sanat toplum içindir ilkesini esas alırlar. Fakat yine de şiirde bir ahenk sağlanır. Bu ahenk, ses tekrarlarıyla, aliterasyon ve asonanslarla, hece ve kelime tekrarlarıyla, iç kafiyelerle ve ritim duygusuyla elde edilir. Klasik mısra düzeni kırılmıştır. Nazım Hikmet’in Rus Mayakovski’den öğrendiği kırık ve basamaklı mısra yapısı şiire bambaşka bir ritim ve ahenk duygusu kazandırır. Şiirde mutlak surette söylev üslubu vardır. Çünkü bu şairler, geniş kitlelere seslenerek onlara hem fikir propagandası yapmak hem de sosyal meselelere çözüm getirmek telaşındadırlar. Toplumcu gerçekçi şiirler, kendilerine özgü bir edayla okunurlar.
TOPLUMCU GERÇEKÇİ ŞİİR ÖRNEKLERİ:

MAKİNALAŞMAK
Trrrrum,
Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak!
Makinalaşmak
İstiyorum.
Beynimden, etimden, iskeletimden
Geliyor bu!
Her dinamoyu
Altıma almak için çıldırıyorum!
Tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor
Damarlarımda kovalıyor
Oto direzinler lokomotifleri
Nazım Hikmet RAN KARANFİL SOKAĞI

Gecekondularda hava bulanık ve puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları kar altındadır.
Ahmet ARİF




Biz ki yarınıyız halkın
Umudu, yüz akıyız.
Hıncı, namusu
Şafakları,
Taaa şafakları
Hey canım
Kalbim, dinamit kutusu…
Ahmet ARİF
İSTİKLAL
Bu zırhlıları, bu orduları tanırım,
Benim de sularıma girdiler.
Benim de toprağıma asker çıkardılar geceleyin.
Kanıma susamıştılar
Çalmak istiyorlardı gözlerimin nurunu
Hünerini ellerimin
Döktük denize onları
1922’ydi yıllardan
Mısırlı kardeşim,
Şarkılarımız kardeştir
Yorgunluğumuz kardeş
Nazım Hikmet
BAĞIRA BAĞIRA
İyiydi sizler için
Döktürmek aşk şarkıları
Hem daha kazançlıydı
Hem daha havalı…
Ama ben,
O sırada
Boğabilmek için kendi şarkımı
Ayağımı dayamıştım boğazıma.
MAYAKOVSKİ 2000 SENESİNİN SANATKÂRLARINA
Ey 77 yıl sonra
Şarkın gelecekçi abidesi yükselen meydanlarda
Mısralarını
Mikrofonla haykıracak şair!
Ey suratları düzgünsüz aktörlerine
Kollektivizmin
Temiz optimizmini oynatacak rejisör!
Ey yirmi birinci asrın mühendis bestekârı
Ben
Size 1923 senesinde yazdım bu şiiri.
Nazım Hikmet RAN


FUTURİZM (GELECEKÇİLİK) :
20. Yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıktı. Marinetti ilk temsilcisidir. Marinetti, Le Figaro gazetesinde bir bildiri yayınlayarak “Bizler müzeleri, kütüphaneleri yıkacağız. Ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız.” diyordu. Bu, geçmişin tümüyle reddi demekti. Gelecekçiliğin kurucusu olan Marinetti, Rusya’da Mayakovski’yi -dolayısıyla Nazım’ı -etkiledi.

POZİTİVİZM (OLGUCULUK):
Teoloji (ilahiyat) ve metafizik ( görünen maddenin ötesi) içermeyen, sadece fiziki ve maddi dünyanın gerçeklerine dayanan fikir akımıdır. Auguste Comte adlı düşünürün, 19. yüzyılda ortaya attığı bu fikre göre insan, sadece bilimsel bilgiye ve olgulara değer vermelidir. Pozitivizm, deneyci felsefenin bir ürünüdür.

MODERNİZM ( YENİCİLİK):
19.yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bu akıma göre geleneksel olan sanatlar, edebiyat, kuruluşlar, düşünce tarzları eskimiş olup bunlar bir kenara bırakılmalı ve yeni bir kültür –modernite- icat edilmelidir. Modernizm, ticaretten felsefeye her şeyi sorgulamak gerektiğine inanır. Böylelikle kültür, yeni ve daha iyi olana doğru sürekli değişir.
KOLLEKTİVİZM (ORTAKÇILIK):
Bireyin yaratılarından daha üstünü kolektif yaratılardır. Günlük sıradan kullanımda insani hedeflerin en iyi, işbirliği veya kolektif çaba ile elde edilebileceği inancı ve bunun bireysel çabalardan daha iyi ve ahlaklı olduğu kanaatidir. Ekonomik olarak kolektivizm, ülkedeki bütün üretim araçlarının ve imkânlarının bireyler ve özel şirketler yerine tamamen devletin elinde olmasıdır. Sosyalizmin ve komünizmin hazırlayıcısı olmuştur.
OPTİMİZM (İYİMSERLİK):
Her şeye iyi tarafından bakmak; iyiyi, güzeli düşünmek, olumlu yaklaşmaktır. Her kötülük içinde iyilik ve her iyilik içinde kötülük barındırır.( Ying-Yang felsefesi ) Karşıtların bir biriyle mücadelesi sonsuzdur. İnsanlar iyinin kazanacağına ihtimal verip o yönde mücadele etmelidir.
NAZIM HİKMET RAN ( 1921–1963) :
1901 Selanik doğumludur. Babası yüksek devlet memuru (konsolos) Hikmet Bey, Annesi paşa kızı Celile Hanım’dır. Anne tarafından dedesi Polonyalı göçmenlerden (Polonez) Konstantin Borzeçki’dir. Borzeçki, Mustafa Celaleddin adını almış ve orduda paşalık rütbesine ulaşmış daha sonra oğlu Enver de paşa olmuştur. (Tarihteki bilinen Enver Paşa değil.)

Nazım Hikmet, ilk şiirini “Felah-ı Vatan”ı 1913’te yazmıştır. Galatasaray Sultanisinde ve Heybeliada Bahriye Mekteplerinde eğitim alır. Bahriye Mektebinde edebiyat ve tarih öğretmeni olan Yahya Kemal sık sık evlerine gelerek Nazım’a şiir sevgisini aşılar. O da şiirlerini Yahya Kemal’e gösteriyor; böylece hem hocasının hem de Faruk Nafiz, Yusuf Ziya Ortaç gibi şairlerin iltifatını kazanıyordu. Nazım, Milli mücadele için direniş şiirleri yazmaya başlar ( Gençlik)
Daha sonra Vala Nureddin ile Ankara’ya gider. Orada Almanya’dan gelen Ceyhun Atıf Kansu’dan komünizmi öğrenir. Bir müddet sonra sağlık sebebiyle ordudan ayrılır. Bolu’ya öğretmen olarak atanır. Oradan gizlice Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde Siyasal Bilimler ve İktisat okur. (1921) İlk şiir kitabı “28 Kanun-ı Sani” Moskova’da sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık dergisinde çalışmaya başlar. 1925’ten itibaren şiirleri ve yazıları yüzünden sürekli yargılanmaya başlar. Dergideki yazılarından dolayı 15 yıl hapsi istenince Moskova’ya kaçar.
Moskova’da Mayakovski’nin uzunlu kısalı mısralarına ve merdiven şeklindeki istifine ilgi duymuştur. “Açların Gözbebekleri” şiirini heceye uyduramayınca serbest nazmı denemeye karar vermiştir. İtalyan Marinetti’nin başlattığı futurizmin etkisinde kalarak geçmişi reddedip her şeyi gelecekte arayan çizgiye geldi. İlk şiir kitabı “Güneşi İçenlerin Türküsü” Bakü’de yayınlanır.
1928’de aftan yararlanarak Türkiye’ye döner. Resimli Ay dergisinde çalışır. Bu esnada “Putları yıkıyoruz!” diye bir kampanya başlatarak Abdülhak Hamit’e ve Mehmet Emin Yurdakul’a saldırılar yöneltir. 1930’da Piraye Hanım’la evlenir. Daha önce Rusya’da Nüzhet Hanımla evlenmişti. Ve yine Rusya’da Lena ve Vera adlı hanımlarla da evlilikleri olmuştu.

1938’de orduyu ayaklanmaya kışkırtmak suçlamasıyla 28 yıl hapse mahkûm edilir. Bursa Cezaevinde 12 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1950’de afla salıverilir. Askere alınacağı ve askerden kaçarken vurularak öldürüleceği şüphesi üzerine tekrar Moskova’ya kaçar.
Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo’dan Türkiye’ye yönelik komünizm propagandası yapar.1951’de vatandaşlıktan çıkarılır. Polonya vatandaşlığına geçer. Dedesinden kalan Borzeçki soyadını alır.
Nazım, Sovyetlerdeki proletarya adına başlatılan rejimin kişisel diktatörlüğe dönüştüğünden rahatsızdı. Düşüncelerini açıkça söylemeye korkuyor, susuyor ancak güvendiği kişilere söylüyordu. 1951’de güvendiği İlya Ehrenburg’a “Stalin Yoldaş’a büyük saygım var; ama onu güneşe benzeten şiirler okumaya dayanamıyorum. Bu yalnız kötü şiir değil, kötü bir duyarlılıktır.” der.1953’te Stalin ölünce ona şiir yazması söylendi. Şiiri yazdı ama Stalin’i putlaştırmadan Marks, Engels ve Lenin’le birlikte devrimin içindeki yerine koyarak anan bu şiir, lider putları değil halkı önemsiyordu.
1956’da Kruşçev yönetimi Stalin’i kötüleyerek cinayetlerini ortaya çıkardı. Bu bağlamda Nazım’ı Sovyetlerin Türkî bölgelerine zulmü incelemeye gönderdiler. Nazım, Özbek, Türkmen, Azeri ve Kazaklarla konuştu. Gördüklerinden, dinlediklerinden rahatsız oldu. Komünizme inancı zayıflamaya başladı.
Aynı yıl Stalin zulmünü eleştiren “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” oyunu bir gece oynandıktan sonra katı komünistlerin girişimiyle yasaklandı. Çünkü katı komünistler, Stalin’i savunuyorlar ve özgürlükçü komünistlerin önünü kesiyorlardı. Nazım, bu duruma çok içerledi. İntiharı bile düşündü. Ama bu oyun daha sonra Çekoslovakya ve Bulgaristan’da sahnelendi.
Nazım Hikmet, Türkiye özlemi, oğul hasreti, hayal kırıklıkları ve biraz da pişmanlıklar içinde 1963’te Moskova’da ölür. Mezarı ünlü Novo Deviçya’da olup üzerinde granite işlenmiş “Rüzgâra Doğru Yürüyen Adam” şiiri vardır.

ESERLERİ: Memleketimden İnsan Manzaraları, 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Taranta Babu’ya mektuplar, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, Kurtuluş Savaşı Destanı, Kafatası, Unutulan Adam

SABAHATTİN ALİ:
Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet tarafından okuyuculara takdim edilmiştir.
Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabı edebiyat çevrelerinde geniş bir ilgi uyandırmıştır. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.
Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyunda tefrika etmiş ancak bu türü de bir daha denememiştir.


ÖYKÜ: Kamyon, Değirmen, Kağnı, Sırça Köşk, Ses, Yeni Dünya, Hanende Melek
ROMAN: Kuyucaklı Yusuf , İçimizdeki Şeytan , Kürk Mantolu Madonna




KEMAL TAHİR:

ESERLERİ: Devlet Ana, Yorgun savaşçı, Kurt Kanunu, Yol Ayrımı, Rahmet Yolları Kesti, Karılar Koğuşu, Kelleci Mehmet, Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Sağırdere, Körduman, Yeniçınar Yaylası, Köyün Kamburu

ORHAN KEMAL:


ROMAN: Baba Evi, Cemile, Hanımın Çiftliği, Gurbet kuşları, Tersine Dünya, Kanlı Topraklar, El Kızı,

ÖYKÜ: Ekmek Kavgası, Çamaşırcının kızı, 72. koğuş, Grev, Kardeş payı, Önce Ekmek, İnci’nin Maceraları

OYUN: İspinozlar, Bekçi Murtaza, 72. Koğuş

YAŞAR KEMAL:

ESERLERİ:

ROMAN: İnce Memed, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu, Akçasaz’ın Ağaları, Yılanı Öldürseler, Çakırcalı Efe, Binboğalar Efsanesi, Ağrı Dağı Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

ÖYKÜ: Bütün Hikâyeleri, Sarı Sıcak



NOT: Edebiyatımızda toplumcu şiirin ilk izdüşümleri Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Mehmet Akif’te görülür. Bu şairler de toplumsal, siyasal, güncel sorunlarla ilgilenmişlerdir; ancak Namık kemal’de ana tema vatan ve hürriyet, Tevfik Fikret’te istibdatla ve cehaletle savaş, Mehmet Akif’te ise toplumun geri kalmışlığının, çalışarak ve İslam’a sarılarak giderilmesi mücadelesidir. Bu şairler yer yer toplumsal gerçekçi şiire yaklaşsalar da sınıf farklılıklarından doğan bir adaletsizlikten bahsetmedikleri için toplumcu gerçekçi sayılamazlar.

MÜSTEZAT ==> SERBEST MÜSTEZAT ==> SERBEST NAZIM

MÜSTEZAT: Arapçada ziyade (artmak) fiilinden türemiştir. Bir gazelin her dizesine bir küçük dize eklenmiş halidir. Çoğunlukla “mef’ulü, mefa’ilü, mefa’ilü, fe’ulün” kalıbı kullanılır. Bu dizeden sonra, “mef’ulü, fe’ulün” kalıbına uygun kısa dize söylenir. Ziyadeler (eklenen küçük dize) mısra sayılmadığı için iki uzun iki kısa dizeden oluşan şiir, bir beyit sayılır ve kısa dizeler okunmasa da beytin anlamı bir bütün oluşturur.

ÖRNEK: Bülbül, yetişir bağrıma hun etti figanın
Zabteyle dehanın
Hançer gibi deldi yüreğim tiğ - i zebanın
Tesir-i lisanın

SERBEST MÜSTEZAT: Bir nazım biçiminde uzun, kısa, çok kısa mısraların bazen düzenli bazen düzensiz tekrarlanmasıdır. Kısa mısraların ölçüsü şiirin ölçüsünün bir parçasıdır. Kafiye düzeni bir kurala bağlı değildir. Aruz ölçüsüyle yazılır. Nazımdan nesre doğru geçişte kullanılan bir ara türdür. Serbest müstezatta düşünceler mısradan mısraya atlayarak taşabilir (anjambman) böylelikle serbest müstezat, serbest nazıma geçişi sağlamıştır. Bu türü edebiyatımızda Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairleri sıkça kullanmıştır.

ÖRNEK:
SERBEST NAZIM: Şiirde nazım şekillerinin hiçbirine uymayan, mısra düzeni, nazım birimi, nazım şekli, uyak düzeni olmayan; gayet serbest yazılmış ve bu haliyle düz yazıya yaklaşmış şiir şeklidir.

ÖRNEK: Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz


4. MİLLİ EDEBİYAT ZEVK VE ANLAYIŞINI SÜRDÜREN ŞİİR:
Milli Edebiyat döneminde edebiyata hâkim olan ilkeler şunlardı:
*Yabancı dil kuralları terk edilmelidir * Yazı dilinde İstanbul Türkçesi esas alınmalıdır. *Yazı dili ve konuşma dili birleştirilmelidir. * Yabancı sözcüklerin yerine Türkçe kelimeler kullanılmalıdır. * Hece veznine dönülmelidir. * Edebi eserlerde milli ve yerli olan anlatılmalıdır.
Milli edebiyat döneminin zevk ve anlayışını sürdüren şiirimizde memleket manzaralarına, milli hislere, halk arasından seçilmiş sıradan insanlara yer verilir. Halk edebiyatı geleneksel şekilleri ve hece vezninden yararlanmakla birlikte, serbest nazımla da şiirler yazılmıştır. Öz şiir mensupları kadar sanatkârane şiirler yazmasalar da coşkun bir lirizmle okuyucuyu sımsıkı kucaklamayı başarmışlardır.
Cumhuriyet dönemi yazar ve şairlerinin bir kısmı Milli Edebiyat döneminin zevk ve anlayışını esas alan eserler verdiler. Bu yazar ve şairler şu isimlerden oluşmaktadır: Kemalettin KAMU, Arif Nihat ASYA, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, Halit Fahri OZANSOY, Zeki Ömer DEFNE, Behçet Kemal ÇAĞLAR, Enis Behiç KORYÜREK, Ahmet Kutsi TECER, Orhan Şaik GÖKYAY, İbrahim Alâeddin GÖVSA, Hüseyin Nihal ATSIZ, Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU

MİLLİ EDEBİYAT ZEVK VE ANLAYIŞINI SÜRDÜREN ŞİİR ÖRNEKLERİ:
BU VATAN KİMİN
Bu vatan, toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek olup çakan, sel olup coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan
Cepheden cepheyi soranlarındır.

Orhan Şaik GÖKYAY
ŞEHİTLER TEPESİ
Şehitler tepesi boş değil,
Biri var, bekliyor…
Ve bir göğüs nefes almak için
Rüzgâr bekliyor.

Türbesi yakışmış bu tepeye,
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli.
Kim demiş meçhul asker diye?

Arif Nihat ASYA

ATAMIZI TAVAF
Susmuş bütün saray, nefes almaz o izdiham
Son uykusunda tek rahat etsin deyip atam
Son uykusunda öyle mi bir devr uyandıran,
Bir ırka can veren Atatürk adlı kahraman?
İbrahim Alâeddin GÖVSA

SANAT
Yanlı senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar.
Kolumuzdan tutarak istersen sen bizi çek,
İncinir düz caddede, dağda gezen ayaklar.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL


KAHRAMANLARIN ÖLÜMÜ
Gerilir zorlu bir yay
Oku fırlatmak için
Gece gökte doğar ay
Yükselip batmak için
Şair neden gam çeker?
Şiir yaratmak için
İnsan büyür beşikte
Mezarda yatmak için
Ve
Kahramanlar can verir
Yurdu yaşatmak için
Nihal ATSIZ
MEYDANLAR
Şu yeryüzü er meydanı;
Gönül sevmez her meydanı.
Yüreksize yorgan döşek,
Koç yiğide ver meydanı.

Kaytan bıyık bura bura,
Gakkoş, dadaş sıra sıra.
Elaziz’de çayda çıra,
Erzurum’da bar meydanı.

Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU


MİLLİ EDEBİYAT ZEVK VE ANLAYIŞINA UYGUN OLARAK FAALİYET GÖSTEREN DERGİLER VE EDEBİYAT GRUPLARI:
A) HİSARCILAR:
1950’lerde Garipçilere tepki olarak doğan ve Hisar dergisinin etrafında toplanan yazar ve şairlerin oluşturduğu edebi akımdır. Milli, manevi duygulara değer veren bir kimliğe sahip olan bu aydınlar, garipçilerin terk ettikleri ölçü, uyak gibi klasik edebiyat ögelerine geri döndüler. Aşk, doğa, vatan sevgisi gibi temalar etrafında eserler verdiler.
Mehmet, ÇINARLI, Gültekin SAMANOĞLU, Coşkun ERTEPINAR, Mustafa Necati KARAER, İlhan GEÇER, Sevinç ÇOKUM, Cemil MERİÇ, Yavuz Bülent BAKİLER, Mehmet KAPLAN, Tarık BUĞRA, Munis Faik OZANSOY, Arif Nihat ASYA

MEHMET ÇINARLI: (1925–1999) Hisarcıların kurucularındandır. Hisar dergisinin sahibidir. Anayasa mahkemesinde üyelik yaptı. Konya Ermenek doğumlu olan şair, geleneğe bağlı olarak aruz ve heceyle şiirler yazdı.
ESERLERİ:
ŞİİR: Zaman Perdesi, Güneş Rengi Kadehler, Gerçek hayali Aştı.
DENEME: Halkımız ve Sanatımız
YAVUZ BÜLENT BAKİLER: 1936 Sivas doğumlu olan Yavuz Bülent BAKİLER, aslen Azeri Türküdür. Gazetecidir. Radyo, televizyon ve gazetelerde çalıştı. Geleneksel şiiri, kendi potasında eritip edebi kişiliğini oluşturdu. Anadolu’yu ve Anadolu insanını eserlerinde yapıcı bir yaklaşımla konu etti. Sade ve rahat bir dili, aydınlık bir üslubu vardır. Milli ve manevi değerler şiirinde yer verir.
ESERLERİ:
ŞİİR: Yalnızlık, Duvak, Seninle, Harman
İNCELEME: Arif Nihat Asya İhtişamı, Mehmet Akif’le Çağdaş Türkiye İdeali
GEZİ: Üsküp’ten Kosova’ya, Türkistan Türkistan
CEMİL MERİÇ (1916–1987): Hem edebiyatçı hem de düşünce adamıdır. Hatay doğumludur. İstanbul üniversitesinde felsefe eğitimi aldıysa da bu bölümü bitiremedi. Çeşitli memurluklar ve öğretmenlik yaptı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümüne başlayarak oradan mezun oldu.1955’te görme yeteneğini kaybetti. Fakat bu, onun yazma işlevini durduramadı. Kitaplarını kızına bazen de sekreterine söyleyerek yazdırdı.
ESERLERİ:
İNCELEME: Işık Doğudan Gelir, Umrandan Uygarlığa, Kültürden İrfana, Saint Simon; İlk Sosyolog, İlk Sosyalist
DENEME: Mağaradakiler, Bu Ülke
GÜNLÜK: Jurnal
SEVİNÇ ÇOKUM: 1943 İstanbul doğumludur. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Öğretmenlik yaptı. Türk Edebiyatı dergisinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Gazetecilikle de meşgul oldu.(Türkiye) Hisar, Türk Edebiyatı, Töre dergilerinde yazdı.
ESERLERİ:
ÖYKÜ: Eğik Ağaçlar, Makine, Bölüşmek, Rozalya Ana, Evlerinin Önü, Gece Kuşu Uzun Öter, Derin Yara,
ROMAN: Hilal Görününce, Bizim Diyar, Ağustos Başağı, Gül Yüzlüm, Tren Buradan Geçmiyor, Karanlığa Direnen Yıldız
İLHAN GEÇER:
ŞİİR: Büyüyen Eller, Hüzzam Beste, Yeşil Çağ
M. NECATİ KARAER:
ŞİİR: Sevmek Varken, Güvercin Uçurmak, Kuşlar ve İnsanlar
COŞKUN ERTEPINAR:
ŞİİR: Sevginin Yedi Rengi, Yunus Bahçesinde Açan Gül, Şu Dağlar Bizim Dağlar, Destan Atatürk
BAHAEDDİN KARAKOÇ:
ŞİİR: Kar Sesi, Beyaz Dilekçe, Leyl ü Nehar Aşk, Karanfiller Çiçek Açtığı Zaman, Uzaklara Türkü, Ay Işığında Serenatlar
MEHMET KAPLAN: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Profesör unvanıyla görev yapmaktadır.
ESERLERİ:
İNCELEME: Şiir Tahlilleri, Hikâye Tahlilleri, Edebiyatımızın İçinden
DENEME: Büyük Türkiye Rüyası, Kültür ve Dil, Sevgi ve İlim
TURGUT ÖZAKMAN: 1930 Ankara doğumludur. Hukuk fakültesi bitirdi. Tiyatro eğitimi aldı. Tiyatro hocalığı yaptı. TRT’de çalıştı.
ESERLERİ:
OYUN: Ah Şu Gençler, Töre, Ocak, Pembe Evin Kaderi, Ak Masal Kara Masal
ROMAN: Şu Çılgın Türkler
TARIK BUĞRA(1918–1994):
ÖYKÜ: Yarın Diye Bir Şey yoktur, İki Uyku Arasında, Oğlumuz
ROMAN: Siyah Kehribar, Küçük Ağa, İbiş’in Rüyası, Gençliğim Eyvah Osmancık, Dönemeçte, Yağmur Beklerken
OYUN: Akümülatörlü Radyo, Ayakta Durmak İstiyorum, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı



B) AĞAÇ DERGİSİ: 1936’da sanat- fikir- aksiyon sloganıyla yayın hayatına atılan Ağaç dergisinin sahibi ve başyazarı Necip fazıl Kısakürek’tir. Milli, ruhçu, Anadolucu bir sanat anlayışı hâkimdir. Ankara ve İstanbul’da yayına hazırlanan dergi 17 sayıdan sonra kapandı. Ahmet Hamdi, Ahmet Kutsi, Ahmet Muhip, Ziya Osman, Cahit Sıtkı, Sait Faik, Sabahattin Ali gibi devrin önde gelen yazar ve şairleri Ağaç dergisinde yazmışlardır.


C) ÇINARALTI DERGİSİ: Orhan Seyfi ve Yusuf Ziya siyasi mizah mecmuası olan Akbaba’yı ve haftalık Türkçü fikir ve sanat dergisi olan Çınaraltı’nı birlikte çıkarırlar. Çınaraltı 1940’lı yılların en popüler fikir ve edebiyat dergilerindendir. 1948 yılına kadar tam 141 sayı boyunca yayında kalır. Aynı dönemde yayınlanan Gökbörü, Bozkurt gibi aşırı Türkçü dergilere göre daha ılımlı ve kültürel bir milliyetçiliği savunmakta ve din olgusuna daha ziyade yakınlaşmakta olup bu yüzden daha geniş kitlelere hitap etmiştir. Derginin yazar ve şair kadrosu bir hayli zengindir: Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Canip Yöntem, Halide Nusret Zorlutuna, Şükufe Nihal, Hüseyin Namık Orkun, Peyami Safa, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Enver Behnan Şapolyo, Zeki Ömer Defne, Besim Atalay, İsmail Hami Danişment, Tarık Buğra, Mehmet Çınarlı, Gültekin Samanoğlu, Edip Ayel…
YILLAR GEÇEDURSUN
Bir yaz yağmuru gibi birden Düşünmemek lazım geçeni Bu kadar sefil.
Uzak günlerden selam veren
Ellerin görebilir beni
Gözlerin değil.

Aydınlığı vurur bugüne
Bir aşk yaratmıştık hummalı.
Ay ışığı karlar üstüne,
Nefesin yüzüme vurmalı
Bakışın değil.
Attım artık kederi, gamı
Işıkların hepsini kısın.
Göğsüne koyduğum başımı
Bileğinle bastırmalısın
Avucunla değil.

Hiçbir şey kalmadı yarına
İşte odamın camlarından
Kayboldu şekil.

Uyup yağmur bulutlarına
Deli dolu gidişin yalan
Gelişin değil…

Gültekin SAMANOĞLU



1. GARİP HAREKETİ (I.YENİ), (1940–1954):
Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu’nun öncülüğünü yaptığı, şiir akımının adıdır. Bu üç şair, Türk şiirinde o güne kadar yer edinmiş olan bütün kalıp ve anlayışlardan kurtulmak gerektiğini savunurlar. Biçimciliğe, duygusallığa ve şairaneliğe karşı çıkıp söyleyiş güzelliğinin esas alınmasından yanadırlar.
Bu şairler, edebiyatta biçime ve sanatkarâneliğe karşı çıkarak oluşturdukları şiirlerini “Garip” adıyla bir kitapta topladılar (1941) . Bu ad, daha sonra bu üç şairi tanımlayan bir kimliğe dönüştü ve Türk şiirinde yeni başlayan edebi akımı yansıtır oldu. Şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara karşı çıkıp kuralsızlığı ilke edindiler. Şiirin uyak, ölçü, nazım biçimi gibi ögelerle bağıntısız olduğunu ve özgürce yazılması gerektiğini savundular. Konuşma dilini şiire dâhil ettiler. her türlü kelimeyle şiir yazılabileceğini gösterdiler hatta “Süleyman Efendi’nin nasırı” bile şiire konu oldu. Tabi bu durum beraberinde çok tartışmalar getirdi.
Garip şiiri, Dadaizmden etkilenmekle beraber epikurist bir yapıya da sahiptir.(Epikürcülük: Serseri bir şehir hayatı yaşamak ve hayatın zevklerinden doya doya yararlanmak)
GARİP ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ:
Garipçiler, Garip önsözünde Türk şiirinin katı kurallara bağlı olduğunu belirterek doğallıktan uzak olduğunu iddia ettiler. Seçkin bir tür sayılan şiirin her türlü konuda yazılabileceğini gösterdiler. Halk deyişlerini şiire aktardılar.
• Şiirde vezin ve kafiyeye karşı çıktılar.
• Günlük konuşma dilini şiire kattılar. O güne kadar şiirde kullanılmayan bir takım sözcüklerle şiirler yazdılar.
• Şiirde şairaneliğe ve duygusallığa karşı çıktılar.
• Mecazlara, benzetmelere, edebi sanatlara, süse karşı çıktılar. Hatta Garipçilerin şiirlerinde “gibi” sözcüğü hiç kullanılmamıştır.
• Halk şiirinin anlatım gücünden ve deneyimlerinden yararlandılar.
• Şiire, sıradan insanları konu ettiler.
• Şiirlerinde yaşama sevinci temasını yoğun olarak işlediler.

ORHAN VELİ KANIK (1914 – 1950): Yırtıp atmaya kıyamadığı şiirlerini Mehmet Ali Sel adıyla yayınlar.
ESERLERİ:
ŞİİR: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi, Karşı
NESİR: Sanat ve Edebiyatımız, Bindiğimiz Dal

MELİH CEVDET ANDAY (1915):
ESERLERİ:
ŞİİR: Garip, Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafhane, Yan Yana
DENEME/ÇEVİRİ: İngiliz Edebiyatından Denemeler
TİYATRO: İçerdekiler, Gizli Emir,
OKTAY RIFAT HOROZCU ( 1914 – 1988):
ESERLERİ:
ŞİİR: Garip, Yaşayıp Ölmek, Güzelleme, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Karga ile Tilki, Aşk Merdiveni, Denize Doğru Konuşma, Dilsiz ve Çıplak, Koca Bir Yaz
GARİP ŞİİRİNE ÖRNEKLER
KİTABE-İ SENG-İ MEZAR
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi
Kundurası vurmadığı zamanlar
Anmazdı ama Allah’ın adını
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

Mesele falan değildi öyle
To be or not to be kendisi için
Bir akşam uyudu
Uyanmayıverdi
Aldılar, götürdüler
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.



Tüfeğini deppoya koydular
Esvabını başkasına verdiler
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı
Ne matarasında dudaklarının izi
Öyle bir rüzgâr ki
Kendi gitti…İsmi bile kalmadı yadigar
Yalnız şu beyit kaldı
Kahve ocağında el yazısıyla:
“Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı”

ORHAN VELİ KANIK

ANEKDOTLAR:
Orhan Veli’nin “nasır”lı şiiri öyle ünlendi ki ilaç firmalarından biri, piyasaya süreceği yeni bir nasır ilacının kutusuna bu şiiri yazmak için şaire, epeyce yüklü paralar teklif etmişti. Ama Orhan Veli bu teklifleri kabul etmiyordu. Sebebini soran dostlarına: “Ben ne yaptığımı biliyorum, benim şiirim nasır ilaçlarının kutularına değil bir gün Batı edebiyatı antolojilerine girecek.” diyordu.
Ankara’da memuriyet hayatı boyunca İstanbul’u özleyen Orhan Veli, ara sıra İstanbul’a gelir, şehri doyasıya gezerdi. Yine böyle bir İstanbul kaçamağında Üsküdar’dan motorla Beşiktaş’a gelir. Motor, kıyıya yaklaşır. O, aceleyle kıyıya çıkmak isteyince denize düşerek motorla iskele arasına sıkışır. İnsanlar, onu kurtarmaya çalışırlarken o, kahkahalarla güler ve insanlara şunu sorar:
—Her gün bu kadar güzel mi bu deniz? Böyle mi görünür gökyüzü her zaman? Çevresindekiler onun bu sözlerine anlam veremezler. “Kim bilir, deli mi ne!” diye düşünürler. Orhan veli o günün anısına şu şiiri yazar:
Her gün bu kadar güzel mi bu deniz Böyle mi görünür gökyüzü her zaman? Her zaman güzel mi bu kadar Bu eşya, bu pencere Değil Vallahi değil Bir iş var bu işin içinde

DADAİZM (KURALSIZLIK): I. Dünya Savaşı yıllarında başlayan bir fikir ve sanat akımıdır. I.Dünya savaşının yıkıcı sonuçları akla, mantığa ve düzene güveni sarsıp değer yargılarını alt üst etmişti. Dadaizm, savaşın yaptığı tahribat karşısında mevcut düzeni sorgulayan ve tüm estetik değerlere bir başkaldıran bir protesto ve bir isyan hareketi olarak doğdu. Bunun için dada sanatçıları eserlerinde mantıksızlığı hâkim kılarak varolan sanat anlayışlarını yıktılar.
Tristan Tzara, Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard, gibi sanatçılar, alışılmış estetik değerlerin çirkinliğini göstermeye çalıştılar. Böylece eserlerinde kamuoyunu şaşkınlığa düşürmeyi amaçladılar. Şiirlerinde aynı amaca yönelik olarak anlamca ve yapıca bozuk cümlelere yer verdiler. Uyak, ölçü gibi alışılmış estetik değerleri dışladılar. Hatta kâğıda yazılmış kelimeleri şapkaya doldurup buradan rast gele çektikleri sözcüklerle şiir yazdılar.
Dadacılık 1920’li yıllarda etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar, daha sonra sürrealizme yöneldiler.Bu akım 1922’de yerini sürrealizme bıraktı.Sürrealistlerin bir çoğu( Aragon, Breton, Sopault, Eluard) sanat yaşamlarının ilk dönemlerinde dadaisttir.
4. GARİP DIŞINDA YENİLİĞİ SÜRDÜREN ŞİİR:
Cahit Kulebi, Behçet Necatigil, Necati Cumalı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan, Erdem Bayazıt, Hilmi Yavuz, Cahit Zarifoğlu, Ceyhun Atuf Kansu, İbrahim zeki Burdurlu, Salah Birsel, Hilmi Yavuz, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu
Garip hareketi dışında kalan şairlerden bir kısmı memleket edebiyatını devam ettirdiler. Bir önceki nesle göre anlattıkları memleket, yeni keşfedilen memleket değil; içinde doğup büyüdükleri, anılarına konu olan memleketleri idi. Artık Anadolu’ya açılan İstanbul aydınlarının yanı sıra Anadolu çocukları da kendi kültürlerini, hayallerini, memleketlerinin özelliklerini şiire taşıdılar. Şehre gelen köylü gençler edebiyata dâhil olmuşlardır.

Bu yeni şiir eğiliminde Garip akımının reddettiği edebiyat geleneğine geri dönülür. Şiirde sıkı sıkıya olmasa bile biçime önem verilmeye başlanır; fakat biçim ve öz arasında yeni bir denge oluşturulur. Edebi sanatlara, söz oyunlarına, imgelere ve uzak çağrışımlara yer verilir. Cümlede anlam kapalılığı görülmeye başlanır ve bu şiir eğilimi farkında olmadan II. Yeninin doğmasına yardımcı olur. Fakat bütün bu gelişmelere yol açan şairlerin toplu hareket ettikleri söylenemez. Birbirlerini etkileyerek eski ve yeni şiir geleneklerinden yararlanarak yeni bir şiir çığırı açmakla beraber hepsi müstakil şahsiyetlerden oluşur. Özellikle Attila İlhan, II. Yeniyi başlatan ama onlara dâhil olmayan bir şair olarak bilinir.

Bu şairlerden Cahit Kulebi (1917 – 1997), Anadolu’dan yetişen şairlerin öncülerindendir. Şiirlerinde çocukluk yıllarının izleri, halk edebiyatı geleneği içinde verilir. Halk şiirinden, türkülerden yararlanarak çağdaş bir şiir oluşturmuştur. Tokatlı olan şair, daima doğduğu yerlerin özlemini çekmiş, kendini büyük şehirde yalnız hissetmiştir. Daima doğduğu toprakların hasretini çekmiştir. Yurt, insan, doğa sevgisi temalarını işledi. Şiirlerinde çocukluk ve gençliğinin geçtiği yerleri anlattı. Şiirleri “Adamın Biri, Rüzgâr, Atatürk Kurtuluş Savaşında, Yeşeren Otlar, Süt, Türk Mavisi, Güz Türküleri, Yangın, Sıkıntı ve Umut, Zerdali Ağacı, Kamyonlar Kavun Taşır” adıyla yayınlanan şiir kitapları daha sonra tek bir kitapta toplanmıştır. Nesirleri, “Ece’nin Günlüğü, Şiir Her Zaman” adıyla yayınlanmıştır.

Ceyhun Atuf Kansu (1919 – 1978), halk edebiyatı geleneğine bağlı olarak Anadolu’nun mahalli dokusunu şiirlerinde yansıtır. Anadolu’nun sıkıntılarını, yoksul insanlarını, hasta çocuklarını anlatır. Daha sonraki eserleriyle toplumcu gerçekçilere katılan Ceyhun Atuf Kansu, “Hayatıma yansıyan her şeyi şiirime soktum.” der. “Bir Çocuk Bahçesinde, Bağ Bozumu Sofrası, Çocuklar Gemisi, Yanık Hava, Bağımsızlık Gülü, Sakarya Meydan Savaşı, Buğday Kadın Gül ve Gökyüzü” adlı şiir kitapları olan Ceyhun Atuf Kansu’nun asıl mesleği çocuk doktorluğudur.

İbrahim Zeki Burdurlu, öğretmenlik mesleğinin de katkısıyla görev yaptığı Kıbrıs ve Anadolu coğrafyasından birçok bölgeyi şiirine konu etmiş ve bu şiirleri Ülkü dergisinde yayınlanmıştır. “Toprak İnsanları, Toprağın İçindeki Toprak, Burdur’daki Mahallemiz, Basık Tavan, Minnacık Ada, İzmir’in Mor Atları” adlı şiir kitapları yayınlanmıştır.

Behçet Necatigil (1916 -1979), öğrencilik yıllarında Zeki Ömer Defne’nin talebesi idi. Onun teşvikiyle şiire yöneldi. İlk şiiri olan “Gece ve Yas” henüz lise öğrencisiyken varlık dergisinde yayınlanmıştı.
Asıl şahsiyetini 1940’tan sonra buldu. Çekingen mizacından kaynaklanan bir tavır ile ev içi ile dış dünyayı bir yandan da insanın görünen çehresi ile görünmeyen iç dünyasını anlatır. Halk kültüründen gelen unsurları Batı şiiri ile birleştirir. Son şiirlerinde divan edebiyatı geleneğinden de yararlanmış ve çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirindeki söz oyunları günlük dilde de kullanıldığı için şair bu dil malzemesinden de rahatlıkla yararlanmıştır.
Şiirleri, “Kapalıçarşı, Çevre, Evler, Eski Toprak, Arada, Dar Çağ, Yaz Dönemi, Divançeler, İki Başına Yürümek, En/Cam, Sevgilerde, Söyleriz, Beyler, Kareler-Aklar” adıyla yayınlanmıştır. Edebiyat öğretmeni olan Behçet Necatigil, edebiyatla ilgili araştırmalar da yapmıştır. Bu eserleri şunlardır: “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü, Küçük Mitologya Sözlüğü”

Salah Birsel (1919 – 1999), sıradan insanların günlük yaşamlarından kesitler sunar şiirinde. Sokak şiirleri yazar ama kendi ifadesiyle asla sloganlara, bayrak sözlere sığınmaz. “Hacivat’ın Karısı, Ases, Kikirikname, Haydar Haydar, Köçekçeler” adlı şiir kitapları vardır.

Necati Cumalı (1921- 2001), Florina doğumludur. İstiklal Savaşından sonra İzmir/Urla’ya yerleşmişlerdir. Necati Cumalı özellikle yaşantı şiirleriyle dikkat çeker. Bütün dünyası kendi yaşantısına girenlerden ibarettir, denilebilir. Ege bölgesindeki hayatı, davaları avukatlık mesleğinden gelen bir yatkınlıkla yakından takip etmiş ve bunların insan ruhundaki akislerini hikâye ve şiirlerinde işlemiştir. O, iyi bir şair olmanın yanı sıra iyi bir hikâyecidir de. Necati Cumalı, iyi tanıdığı köylüleri hem hikâyelerinde hem şiirlerinde anlatmıştır. “Karakol” şiiri bir manzum hikâye sayılabilir.
Öyküleri, “Yalnız Kadın, Susuz Yaz, Ay Büyürken Uyuyamam, Kente İnen kaplanlar, Dila Hanım, Revizyonist, Yakubun Koyunları, Aylı Bıçak, Makedonya ” adıyla yayınlanmıştır. Hikâyelerinin yoğunluk gücü romanlarında görülmez. Romanları şunlardır: “Tütün Zamanı, Zeliş, Acı Tütün, Aşk da Gezer, Yağmurlar ve Topraklar, Üç Minik Serçem, Viran Dağlar”
Şiirleri şu adla yayınlanmıştır: “Kızılçullu Yolu, Harbe Gidenin Şarkıları, İmbatla Gelen, Mayıs Ayı Notları, Güzel Aydınlık, Denizin İlk Yükselişi, Güneş Çizgisi, Yağmurlu Deniz, Başaklar Gebe, Ceylan Ağıdı, Aç Güneş, Bozkırda Bir Atlı, Yarasın Beyler, Tufandan Önce”

Özdemir Asaf (1923 – 1990), asıl adı Halil Özdemir Arun’dur. Kısa şiirleri ve nükteli söyleyişiyle ünlenmiştir.
“İndim yârin bahçesine
Parsellenmiş.”
şiirinde betonlaşmanın baş döndürücü hızını anlatırken nükteye başvurur. Bu nükteli söyleyiş kitap adlarında da devam eder: “Dünya Kaçtı Gözüme, Sen Sen Sen, Yalnızlık Paylaşılmaz, Çiçekleri Yemeyin, Benden Sonra Mutluluk ”

Fazıl Hüsnü Dağlarca ((1914- 2008), 1967’de ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından Türkçe’nin yaşayan en büyük şairi olarak seçilmişti. Bir müddet askeriyede subay olarak vazife yaptıktan sonra ordudan ayrılıp yayıncılığa atıldı.
İnsana verdiği değer ve saygıdan dolayı onun toplumcu bir yanı vardır. Hiçbir edebiyat akımına girmez, müstakil kalır. Çok üretken bir şairdir. Ona göre sanat içinde bulunduğumuz zamanı ve gidilmesi gereken yönü pusula gibi göstermelidir. Şiirleri, “Havaya Çizilen Dünya, Çocuk ve Allah, Çakır’ın Destanı, Üç Şehitler Destanı, Toprak Ana, Yedi Memetler, Hoo, Malazgirt Ululaması, Çanakkale Destanı” adıyla yayınlanmıştır.

Hilmi Yavuz, 1936-İstanbul doğumlu olup halen hayattadır. İstanbul Hukuk fakültesindeki eğitimini yarıda bırakıp İngiltere’de felsefe okudu. Meslek hayatına gazeteci olarak atıldı. Behçet Necatigil yönetiminde çıkan Dönüm dergisinde çalıştı. II. yeniyi andıran imgeci şiirler yazdı. Daha sonra gelenekle modernizmi kaynaştırıp biçim ve özün dengelendiği şiirler yazmaya başladı. Tasavvuftan yararlanarak kendine özgü bir kelime dağarcığı geliştirdi. Halen Zaman gazetesinde kültür yazıları yazmakta olan şair, Bilkent üniversitesinde öğretim görevlisidir.

Şiir kitapları, “Bakış Kuşu, Bedreddin Üzerine Şiirler, Gizemli Şiirler, Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize, Gülün Ustası Yoktur, Hurufi Şiirleri, Küller ve Zaman, Çöl şiirleri, Ayna Şiirleri, Zaman Şiirleri ” adıyla yayınlanmıştır.

Erdem Bayazıt (1939 – 2008), İstanbul Hukuk fakültesindeki eğitimini yarıda bırakıp Ankara DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne geçerek oradan mezun oldu. Edebiyat öğretmenliği, kütüphane müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. Sonra yayınevlerinde çalıştı. Akabe yayıncılık ve Mavera dergisinde çalışmalara imza attı. Milletvekilliği yaptı. Şiirlerinde tok, kavgacı, destansı bir üslubu vardır. Ayrıca İslami bir ton şiirlerinin arka fonunu oluşturur.
Şiir kitapları “Sebep Ey, Risaleler” adıyla yayınlanmıştır.


Cahit Zarifoğlu (1940 – 1987): Maraş doğumlu olan şair, edebiyat hayatına lisede şiir ve kompozisyonlar yazarak başladı. Erdem Bayazıt ve Rasim Özdenören’le aynı sıralarda okudu. İstanbul üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatında okudu. Öğrenciyken gazetelerde çalıştı. Mavera dergisinde ve Sezai Karakoç’un Diriliş dergisinde şiirleri yayınlandı. Onun en önemli özelliği, çocuk edebiyatı dalında eserler vermesidir.1984 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından bu dalda ödüle layık görüldü.

Şiirleri, “İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış” adıyla yayınlandı. Çocuk hikâyeleri, “Yürek Dede ile Padişah, Katıraslan, Ağaçkakanlar” adıyla yayınlandı. Ayrıca yazarın “Sütçü İmam, Ağaç Okul, Gülücük” adlı tiyatro eserleri de vardır.



GARİP DIŞINDA YENİLİĞİ SÜRDÜREN ŞİİR ÖRNEKLERİ:


GÜNAYDIN
Günaydın tavuklar, horozlar
Artık memnunum yaşamaktan
Sabah erken kalktığım zaman
Siz varsınız
Gündüz işim var, arkadaşlarım
Gece yıldızlar var, karım var
Günaydın tavuklar, horozlar
Necati CUMALI


SÜMBÜL İLE KUYU
sümbül sinan! seni ağır
kuyulardan derledim; seni
aşklara, aşklara yolladım
ve tayy-ı zaman

güzler vardır.
işte bu söz ağarır dizelerde
bu “akşam”dır ve o’dur
sende kalan, sende kalan…

sümbül sinan! bir suyu
öper gibi geçtin tenimizden
işte bu, bir kuytuyu
okşamak ve var olmaktır
Hilmi YAVUZ



HİKÂYE
Senin dudakların pembe,
Ellerin beyaz.
Al, tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu;
Ben bu yüzden serinliğe hasretim,
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu;
Dağıt saçlarını bebek,
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı;
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem,
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
İnsanlar gülmesini bilmezdi;
Ben bu yüzden böyle naçar kalmışım,
Gül biraz!

Benim doğduğum köylerde
Şimal rüzgârları eserdi;
Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır,
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin.
Benim doğduğum köyler de güzeldi.
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz.

Cahit KULEBİ

AYNA
Ve gözüm eşyamda değil
Yoruldum maddemden
Ta ki dünya bitti
Köşk kurdum sakin oldum

Dehlizsiz ve tabakasız
Kör bir hayvan gibi
Rızkına etiyle yaklaşan
Karanlık bir evdir gövdem

Güneşte asla karanlık yoktur dediler
Ve onlar yoluna cihet ettim vatan tuttum

Büyük yeni bir hayat bildim
Yeni yeni bildim yoksa ölüyordu bir şey
Bir insan binası yıkılıyordu durmadan

Cahit ZARİFOĞLU EPESKİ
Gece parlar da dağ başları
Işır yüzüm
Ayrı ülkelerin kocaman kuşları konar
Soframa resimlerime çiçeklerime yazıma
Bir yeni anlamla aydınlık
Gece su

Gece kör çobanların yarım türkülerini söyler yavaşça
Bitkiler filizler tohumlar
Çekilirler en uzağına yaşamanın
Bir ölü üşüme kaplar da toprak altını
Bütün anılar yokluğadek iner
Gece ben

Gece yitmişlerin
Çarşılarda pazarlarda
Ağır yalnızlıklarda ulu sevgilerde boş uykularda
Anası karısı çocuğu anlamadan
Gece parlar da karanlık
Gece yıldız yaşındayım

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA






SEVGİLERDE
Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı

Bitmeyen işler yüzünden
Siz, böyle olsun istemezdiniz.
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı.

Siz, geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı.
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.

Behçet NECATİGİL



YORUM KORKUSU
Gitmek geçse aklımdan
Hemen yorum
Nereye, nasıl, ne zaman?
Oysa ben vazgeçtim
Uyu yorum.

Demek geçse aklımdan git
Git mi yorum
Kime, nerde, ne zaman?
Oysa ben haddim mi
Uyu yorum.

Ne gitmek geçebilir aklımdan
Ne de git demek.
Eli kolu bağlı ben, ağzı dili bağlı
Yaşa yorum
Sevin emi yorum.

Behçet NECATİGİL



Soru: Aşağıdaki şiirlerin ahenk unsurlarını bulup diğer şiir gelenekleriyle benzerlik ve farklılıklarını değerlendiriniz.
YÜN
Tutar bir ah ahuyu yahularda
Kim atar kemendi kalkar divandan
Bir çağ günümüze

Aynalarda çok şey görülüptür
Yokken söylenmiş, olmadan görülmüşse
Gitmiş hepsi cümle/ten
Düşe kalka hasta-i gam
O hangi yollardan gelir yanımıza

Her ayrılışta en az hüzün vardır
Ellerinde bir şairin
Parlar bu ne zamandır
Karışmış yünümüze
Behçet NECATİGİL


ÇEKİ
Sayıların ortak katları
Vardır da yoktur
Hiçbir katta çokları

Soğutur bir çöl bizi serinliklerden
Çarpılır yaklaşmalar uzaklıklarda
Çarpım tablolarından önce korkuyu düşün!

Kirli sarı fotoğraf
Duvarlarımızda
Kaldırsak da kalır
Bilerek bilmeyerek çektirdikleri

Silinmiş bir den/iz
Eğilip bakmam sulara
Daha çok yüzüm olur.
Behçet NECATİGİL




MAVİCİLER:
Attila İlhan, Orhan Duru, Ferit Edgü’nün oluşturduğu edebiyat grubudur. Garip şiirine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Mavi dergisi etrafında toplanan bu şairler, şiirin basit olamayacağından hareketle, sanatlarla zenginleştirilmiş ve derinliği olan bir şiir oluşturdular. Maviciler, toplumsal gerçekçiliğe ve sosyalist dünya görüşüne bağlıdırlar.
ATTİLA İLHAN (1925 – 2005) Sanatçı Şolpan İlhan’ın kardeşidir. Lisede sevdiği kıza yazdığı mektupta Nazım Hikmet’in şiiri bulunduğu için 1941’de tutuklandı. Okuldan atıldı. 2 ay hapis yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına karar verildi. Ancak o, Danıştay kararı ile 1944’te tekrar okuma hakkı kazanıp okuluna döndü. Lise sonda katıldığı şiir yarışmasında Cebbaroğlu Mehemmet şiiriyle pek çok ünlü ismi geride bırakarak üçüncülük kazandı. Yığın ve Gün gibi dergilerde şiirleri yayınlandı. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar yayınlandı. Yüksek öğrenimini hukuk fakültesinde görmekteyken 2. sınıfta Nazım Hikmet’i kurtarma hareketi adına 1948’de Paris’e gitti. Türkiye’ye dönünce sorgulandı. Sansaryan Han’daki sorgulamaları gerilim temalı eserlerde ele aldı. Tekrar Paris’e gitti. Geri dönüp okuluna kaldığı yerden devam ettiyse de okulunu yine terk edip eğitimini yarıda bıraktı.
Hayatının bu döneminde gazetelerde sinema eleştirmeni olarak çalışmaya başladı. Senaryolar yazdı. Senaryolarına Ali Kaptanoğlu imzasını attı. Eserlerinde Sosyalizmin geldiği aşamaları inceledi. Babasının ölümü ile bu dönem sona erdi; İzmir dönemi başladı. Yasak Sevişmek adlı şiir kitabını yayınladı. 1973’te Bilgi Yayınevinde danışman olarak çalışmak amacıyla Ankara’ya taşındı.1981’e kadar Ankara’da kaldı. Burada Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak adlı eserlerini yazdı. İstanbul’a döndü. Fena Halde Leman romanını yazdı. Milliyet gazetesinde ve Gelişim Yayınlarında çalıştı. Sonra Güneş ve Meydan gazetelerinde bulundu. Ölümüne kadar da Cumhuriyet gazetesinde kaldı.
Attila İlhan’ın şiirlerinde imgeler sıkça kullanılır. Onun şiirlerinde halk edebiyatı söylemlerini, divan şiiri geleneğine uygun söyleyişleri ve modern şiir geleneklerini bulabiliriz.
ESERLERİ
ŞİİR: Ben Sana Mecburum, Duvar, Sisler Bulvarı, Yasak Sevişmek, Ayrılık Sevdaya Dâhil
ROMAN: Zenciler Birbirine Benzemez, Sokaktaki Adam, Kurtlar Sofrası, Yaraya Tuz Basmak, Fena Halde Leman
HANNELİSE
Yağmurdan çıkıp geleceksin hannelise
Yağmur gözlerinden çıkıp gelecek
Bir öğle sonu paris’te hannelise
Bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar

Paris ve yapraklar sararmış etrafımda
Seine’e kanat vurup bir rüzgar geçiyor
Gare d’orleans’ta saat şimdi üç diyecek
Yağmurdan çıkıp geleceksin hannelise

Gözlerine bakıp sanki mavi diyeceğim
Sanki çocuk diyeceğim
Aydınlanacaklar
Balığa çıkmış bir ihtiyar rıhtımda
Suya atıp söndürecek
Cıgarasını
Bir öğle sonu paris’te hannelise
Bir kahvede grands boulevards türküsünü çalacaklar


İnsan kendisine rağmen yaşayamaz
Kalbimiz beyaz derken biz siyah diyemeyiz
Diyemeyiz hannelise
Sen mutlaka liechtenstein dükalığından bahsedersin
Yapraklarını döker ıhlamur ağaçları katedralin önünde
Ben içimde müstesna bir ateş bahçesi donatırım
Bembeyaz
Bembeyaz hannelise

Ağaçlar çocuk gibi ellerini çırpar
Hep uzaktan saint augustin kilisesinin çanları
Gare d’orleans’ta saat şimdi üç diyecek
Yağmurdan çıkıp geleceksin hannelise

Attila İLHAN




NE KADINLAR SEVDİM

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Hala ara sıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir kelime belki bir şiir

Yalnızlıklarımda elimden tuttular
Uzak fısıltıları içimi ürpertir
Azıcık okşasam sanki çocuktular
Bıraksam korkudan gözleri sislenir

Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala ara sıra içimi ürpertir
Sanki gökyüzünde birer buluttular
Nereye kayboldular şimdi kim bilir

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Attila İLHAN


Eğer sen yine istanbul’san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
İntihar dumanları içindeki haydarpaşa’dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
Çöp gibi bir oğlan ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu ağlardım

Ne vakit maçka’dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Bir rüzgar aklımı alırdı
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarının ucunu yakardın
Kirpiklerini eğer bakardın
Üşürdün içim ürperirdi
Felaketim olurdu ağlardım

Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu ağlardım
Attila İLHAN



6. II. YENİ ŞİİRİ (1954–1960) :
Garip hareketi, 1940’tan 1950’ye kadar süren saltanatının ardından konu olarak tıkanıp kendini tekrar etmeye başlamıştı. Artık bu cereyan eski heyecanını yitirmiş, toplum ve edebiyat çevreleri yeni arayışlara yönelmişlerdi. 1950’de bazı Hisar şairleri ve Attila İlhan Garip’e ağır eleştiriler yöneltmeye başladı. Attila İlhan’ın şiirlerinde imgelere geri dönmesiyle II. Yeni şiirinin temelleri atılmış oldu. 1955 – 1965 yılları arasında kendini gösteren bu hareket, Garip’ten sonra gelen ikinci önemli yenilik olduğu için bu şiire II. Yeni şiiri denildi.

II. Yeni şiir akımı, bir edebiyat grubunun ortaya çıkardığı ortak bir hareket değildir. Yeniyi arayan ve birbirlerinden habersizce şiirler yazan bazı şairlerin eserlerinde sonradan tespit edilen benzerliklere dayanılarak, bu şiir hareketine bu ad verilmiştir. Yeditepe dergisinde, bir önceki hareketten farklı olarak yazan İlhan Berk, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Cemal Süreya (Seber), Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer, Ece Ayhan gibi şairler bu şiirin öncüleri olarak ortaya çıkar.

Bu hareket, Garip hareketinin yozlaşmasından doğmuştur. Garip şiirinde terk edilen imgeler geri gelir. Şiirde basitlik, sıradanlık artık bu şairlere yetmemektedir. Günlük konuşma dilinden vazgeçip anlaşılması güç bir dile döndüler. Halk kültürüne genelde karşı olan şairler, dikkatlerini büyük şehrin kalabalıklığında kaybolmuş yalnız insana çevirdiler. Yeni bir duygu dalgası ve yoğun çağrışımlar ağı ören bu şairler, vezin ve kafiyeyi tamamen reddetmediler ama zaman zaman mensur şiire de çok yaklaştılar. Edebi sanatlar, imgeler, karmaşık ve hatta anlamsız cümle kurgusu, uzak çağrışımlar, bilinçaltından yararlanma bu yeni akımın belli başlı özellikleriydi. Şiir için şiir anlayışı hâkimdi. Ahlak, erdem, toplum ve gerçek konuları şiirin dışına çıkarılmıştı. II. Yeniye göre şiir bir öyküleme aracı olmamalıydı. bu yüzden konuyu ve olayı şiirden atmışlardır. Şiirde ahenk, ölçü ve uyakla değil musiki ve anlatım zenginliğiyle sağlanmalıdır.

Bu hareket ile şiirimiz, önemli değişikliklere uğruyor ve dışa açılıyordu. 2. Dünya Savaşından sonra Türkiye’nin ABD ve Avrupa’ya yanaşması bir yandan; 1960 darbesi ve anayasasının getirdiği özgürlük havası diğer yandan şiirimizin dünyaya açılmasını sağladı.

II. Yeni şiiri 1954’ten itibaren Yeditepe, Pazar postası, Papirüs, Salkım, Köprü, Kimsecik gibi dergilerde kendini gösterdi. Ortaya çıkışlarında bir bildiri, ya da ortak hareket görülmez. Garip şairlerinden Oktay Rıfat da bu harekete dâhil olur.( ‘Perçemli Sokak’ adlı eseriyle. Hatta bu eserin önsözünde II. Yeni şiirinin ilkelerini ortaya koyar. )
Garip’e tepki olarak doğan II. Yeni hareketi de çok tartışıldı. Serbest çağrışımlara dayanan şiir, imajlaşarak görüntü sanatına benzedi. Şairler kelimelerle oynayıp çağrışımlar yaratarak cümle yapısında bozulmalar ve mantık dışı söyleyişlerle bazen anlamsız denebilecek yapıda şiirler yazıyorlardı. II. Yeni şairleri bu şiir yapısıyla aslında değişen toplumsal ve kültürel şartların ortaya çıkardığı karmaşık insanı ve onun ruh halini anlatabilmek için böyle bir yola başvuruyorlardı

II. Yeni şiiri, Garip’e göre dilin anlatım imkânlarından daha çok yararlanır. Şiir cümlesinde büyük değişiklikler yapmış, görünen gerçekliğin ötesine geçerek şiiri yeniden sanatlı hale getirmiştir.

Bu şiirin oluşumunda gerçeküstücülük (sürrealizm), Freud’un bilinçaltı (psikanaliz) kuramı ve Marksizm’den esintiler vardır. Öyle ki eşyayı, insanı ve görüneni gerçeküstücülüğün etkisiyle aşırı soyutlama yaparak anlatmışlardır. Aklı dışlayıp bilinçaltına yönelmek, sürrealizmin ve II. Yeninin en belirgin özelliğidir.1965lerde Yön dergisi Nazım Hikmet şiirlerini yayınlamaya başladı, Nazım’ın kitapları peş peşe piyasaya çıktı. Bu durum, II. Yeninin sonu oldu.



II. YENİ ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ

• İmgeci bir şiirdir.
• Anlamı karartan ve gizleyen bir tavır takınırlar.
• Günlük konuşma dilini dışlarlar.
• Şiir dilini mantıktan arındırıp cümlede anlam kurgusunu bozdular.
• Konu, öykü ve olayı şiirden çıkartırlar.
• Serbest çağrışım, düşsellik, bilinçaltı ve gerçeküstü ögeler şiire sokuldu.
• Ahlak, erdem ve gerçek gibi değer ve kavramlar şiirin amacı olmamalıdır.
• Nükte, şaşırtmaca ve tekerlemelerden kaçınırlar.
• Şiirde ahenk ölçü ve uyakla değil, musiki ve anlatım zenginliğiyle sağlanmalıdır.
• Şiirin diğer sanatlarla ilişkisine önem verirler.
• Biçimin içerikten önce geldiğini iddia ederler.
• Siyasetten ve slogan üslubundan kaçınırlar.


II. YENİ ŞAİRLERİ VE ESERLERİ:

EDİP CANSEVER (1928- 1986): Şiirlerini “Yer Çekimli Karanfil, Umutsuzlar Parkı, Nerde Antigone, Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup, Ben Ruhi Bey Nasılsınız, Oteller Kenti, Topluca Yeniden” adlı kitaplarda yayınlayan Edip Cansever’in, İlk şiiri 1944'te İstanbul dergisinde yayınlandı. Yücel, Fikirler, Edebiyat Dünyası, Kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini "İkindi Üstü" kitabında topladı. Bu şiirlerde varlıklı, her şeye yaşama sevinciyle bakan bir gencin avarelikleri, duyguları ön plandaydı. 1951'de "Nokta" dergisini çıkardı. Bu dergi genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağladı. İlk kitabından 7 yıl sonra yayınladığı "Dirlik Düzenlik" bu dönemin ürünüdür. Bu kitaptaki şiirlerde düşünceyi dil içinde eritmeye yönelen, özlü bir söyleyiş ve çarpıcı biçim arayan, toplumsal eleştiri için mizah aracını kullanan bir tutum görüldü. 1957'de yayınlanan "Yerçekimli Karanfil" ile kendisine özgü bir şiir evreni kurdu. İkinci Yeni akımının özgün örneklerini verdi. Yenilik, Pazar Postası, Yeni Dergi gibi dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairlerden biri oldu. Şirinde zamanla sevinç yerini bunalıma, toplumsal dengesizlikleri eleştirme kaygısı yerini yıkıcı bir umutsuzluğa bıraktı. "Dize işlevini yitirdi" gerekçesiyle yeni arayışlara yöneldi. Şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı. "Nerde Antigone", "Tragedyalar", "Çağrılmayan Yakup" bu dönemin ürünleri. Yine de İkinci Yeni içindeki bazı şairler gibi anlamsızlığı savunmadı. Kapalı, anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiire yöneldi. Çok farklı imgeler kullanırken bile düşünce öğesini gözardı etmedi. Yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandırdı. Şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi. Yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi. Sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgileri hep üstünde tuttu.

CEMAL SÜREYA (SEBER): Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Uçurumda Açan, Sevda Sözleri, Güz Bitiği, Sıcak Nal

İLHAN BERK (d.1916):Galile Denizi, Güneşi Yakanların Selamı, İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı, Köroğlu, Çivi Yazısı, Otağ, Mısırkalyoniğne, Âşıkane, Şenlikname, Taş Baskısı, Atlas, kül, İstanbul Kitabı, Kitaplar Kitabı, Deniz Eskisi, Şiirin Gizli Tarihi, Delta ve çocuk, Galata, güzel Irmak, Pera, Rimbaud, Ezra Pound

TURGUT UYAR: Dünyanın En Güzel Arabistan’ı

SEZAİ KARAKOÇ: 2. Yeni şairleriyle aynı anda eser vermesi ve anlam kapalılığına riayet etmesi nedeniyle bu akım mensupları arasında sayıldı. İslami düşünce onun şiirlerinde ön plandadır.Diriliş dergisinde insanların kurtuluşa ermesinde, mutlak gerçeğin habercisi olan peygamberlerin yolu ve mirasının araştırılması gerekliliğini belirtir.Körfez,Şahdamar, Hızır’la kırk saat, Sesler, Taha’nın kitabı, Gül Muştusu adlı şiir kitapları yayınlandı. Fakat o, hafızalarda hep Mona Rosa şiiriyle yaşadı.

ÜLKÜ TAMER: Soğuk Otların Altında

ECE AYHAN:Kınar Hanım’ın Denizleri

METİN ELOĞLU:Düdüklü Tencere

OKTAY RIFAT HOROZCU:
II. YENİ ŞİİRİNE ÖRNEKLER:

ÜVERCİNKA
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Ardınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrı’ya kalırsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil Cemal SÜREYA


MASA DA MASAYMIŞ HA
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini, çıkrık sesini
Ekmeğin, havanın yumuşaklığını koydu.
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu, kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu

Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bunca yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu

Edip CANSEVER
GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin Tanrı’ya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim.
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
Turgut UYAR






I. YENİ (GARİP) İLE II. YENİ ŞİİRLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:

I.YENİ (GARİP)
Söyleyişleri rahat
Anlam gayet açık
Somut ifade tarzı hâkim
Yer yer halk şiirinden yararlanılır
Önemli olan ifadedir II. YENİ
Şiir dilini zorlarlar
Anlam kapalı
İfadeler soyut
Halk şiirine sırt çevrilir
Önemli olan biçimdir

SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK):
Avrupa’da 1. ve 2. dünya Savaşları arasında doğdu. Temelini aklı dışlayan Dadaizmden alır. 1924’te Andre Breton Sürrealizm manifestosunu yazdı. Ona göre gerçeküstücülük, aklın denetimi olmaksızın, ahlak ve erdem hiçe sayılarak düşüncenin düşsel bir ortamdan doğmasıdır. Andre Breton sürrealizmi şöyle tanımlar: “Sözle, yazıyla ya da başka bir biçimle düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için yararlanılan ruhsal otomatizmdir. Aklın, ahlaki değerlerin ve estetik kaygıların dışında düşüncenin belirtilmesidir. Sürrealizm, düşüncenin çıkar gözetmez oyununa, rüyanın sınırsız gücüne, çağrışım metotlarının üstünlüğüne inanır. ”Gerçeküstücüler Psikanaliz yönteminden ve onun uygulayıcısı Sigmund Freud’ten etkilenmişlerdir. Paul Eluard, Louis Aragon, Andre Breton gibi sanatçılar, şiirlerinde mantık sırasına uymayan cümle yapıları ve düşsel imgeler kullanarak gerçeküstücülük akımını başlattılar.


KUBİZM: XX. Yüzyılda doğan bu akım Cezanne’ın doğadaki her şeyin geometrik bir biçimde ifade edilebileceği fikrinden kaynaklanır. Kübistler, nesnelerin direct tasvirlerini yapmak yerine onların değişik görünüm ve parçalarının bir araya getirilmesiyle oluşan bütünü ele alırlar. Böylece nesnelere yeni yüzeyler, köşeler ve geometrik biçimler eklenerek yeni bir görüntü elde ederler. Daha çok resim sanatında etkili olan kübizm, nesnelerin yapısını verir. Pablo Picasso, George Brague önde gelen sanatçılarıdır.(ressam)
POST-MODERNİZM: Modernizmin ötesi - modernitenin sorgulanması ve aşılması anlayışıdır. Postmodernizm, yeni bir sanat anlayışı olmayıp modernizmin içinde bir uygulamadır. Aydınlanma, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Modernizm, aydınlanma düşüncesini temel alır. İlerlemeye inanır. Akıl ve bilimi ilerlemenin aracı olarak görür.

Kilisenin ve feodalizmin bin yıllık egemenliğine son veren burjuvazi 'eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri ile tarih sahnesine çıkmıştı. Burjuvazi gerçekten bu ilkeleri gerçekleştireceğini düşünmüştü. Bilim, teknik ve sanat alanındaki ilerlemelerle İnsanlığın devamlı ileri gideceği ve özgür olacağını düşünülüyordu.

Ancak modernleşme hedeflerine ulaşamamıştı. Bu nedenle aydınlanma ve modernleşme eleştirilmeye başlandı. İki filozof tarafından eleştirildi: Marks ve Nietsche.Bazı yazarlara göre modernite 1943 yılında sona ermiş ve 2. Dünya Savaşı sonrasında postmodernizm başlamıştır.Modernizm her şeyin yenisi iyidir mantığından hareket ederek gelişmişti.Halbuki savaşta kullanılan silahlar da modernizmin ürünüydü ve savaşta on milyonlarca insan bu silahlarla ölmüştü. Öyleyse modernizm sorgulanmalıydı ve postmodernizm doğdu.
“Post” eki “sonrası” demek olmakla birlikte moderniteden kopuk değil, modernizmden kaynaklanan sorunların aşılması anlamını sağlar.
Bu terimi ilk kullanan Arnold Toynbee’dir. Ona göre post modernizm 1. Dünya Savaşından sonra (en geç 1933’lerde) başlamıştır. 1934 yılında Amerika’da yayınlanan bir şiir dergisinde ilk kez “post modern” tabiri kullanıldı. Dadaizm akımından da etkilenen post modernizmin fikir olarak doğuşunda Nietzsche, Marks ve Heidegger gibi düşünürler göze çarpar.
Postmodernizmin bazı önemli özellikleri şunlardır:

1. Dışımızdaki geçekliği kavrayamayız.

2. Evrensel doğrular yoktur.

3. Bütünlük anlayışı yanlıştır.

4. Her şey görelidir. Her şey geçicidir, dün doğru olan bugün yanlıştır. Bugün doğru olan ise yarın yanlış olacaktır. Bu nedenle insan hiç bir zaman doğruya ve gerçeğe ulaşamayacaktır.

5. Toplumdaki tüm değerler, bireysel ve kültürel olarak belirlenir. Bu belirlenenler ise tarihseldir, geçicidir.

6. Doğru olan tercihlerimizdir.
Postmodernistler ideolojik gıdalarını, Heidegger ve Nietzsche'nin irrasyonalist deposundan almaktadırlar. Ancak tek yanlı yaklaşımların sakıncalarından kaçınmak için şu durumu da görmek gerekir: Postmodernistler yeni olgulara (cinsellik, dil, etniklik, kültürcülük vb.) parmak basmışlardır. Ancak yeni sorunlara yanlış cevaplar vermektedirler. Bu nedenle, post-modernizm hem bir zenginleşme hem bir kaçamaktır.
Romanda neden – sonuç ilişkisini sorun olmaktan çıkardılar.Gerçek ile hayal gücü birbirine karıştırılır.Gerçekten daha gerçek, mistikten daha mistik olaylar dizisi yaşanır. Metinler birbiri içine girer.
Post modernizmin edebiyata uyarlamasında en önemli isimler ise Umberto ECO, Gabriel Garcia Marquez, İtalo Calvino, Salman Rüşdi, Hilmi Yavuz, Orhan Pamuk, Oğuz Atay’dır.
ANEKDOT:
Bir gazeteci, Calvino’ya: “Size postmodern romancı diyorlar, bu nasıl bir şey?” diye sorar. Calvino: “Modern romanda adam sevdiği kadına : ‘Sana aşığım.’ der. Postmodern romanda ise adam sevdiği kadına : ‘Eğer bu bir roman olsa idi benim karakterim senin karakterine ‘Sana aşığım derdi.’ İşte fark budur.” der.

2. II.YENİ SONRASI TOPLUMCU ŞİİR (Toplumcu- Marksist söylem):
1960 – 1980 yılları arasını kapsayan dönemdir. 27 Mayıs 1960’ta askeri darbe ile dönemin hükümeti devrilir ve ordu yönetime el koyar. 1961 anayasası ile örgütlenme ve demokratikleşme süreci hız kazanır. Solcu fikir akımları güçlenir, Marksist söylemler artmaya başlar. İşte böyle bir ortamda İkinci Yeni şiirinin bireye dönük, bireyin yalnızlığını ve bunalımını işleyen şiirleri yetersiz görülmeye başlanır ve yeni bir şiir mantalitesine ihtiyaç duyulur. İkinci Yeni sonrası toplumcu şiir, sosyal ve politik sorunlar karşısında bireyin eleştirel duruşunu ve özgürlük arayışını yansıtır. Bu şairler, şiire sosyo-politik bir işlev yükleyerek toplumun sözcülüğünü yaparlar ve slogan üslubundan yararlanarak mücadele etmeyi ve geleceği şekillendirmeyi amaçlarlar. Tabi, bunda 1960 darbesinin getirdiği özgürlüklerin, yeni politik açılımların, Nazım Hikmet şiirlerinin yeniden basılmaya başlamasının da etkisi büyüktür. Yine ülke gençliğinin 1968’li yıllarda başlayıp 1980’e kadar süren reaksiyonlarını da hesaba katmak gerekir. İkinci yeni sonrası toplumcu şiir hareketine mensup şairler, şiiri toplum bilincini uyaran ve toplumu dönüştüren bireysel bilincin sesi olarak görürler.
• Sanatın ilgi alanı toplum ve insan olmalıdır.
• Mevcut ve yerleşik düzen sorgulanır.
• Şiirin dili ve söyleyişinde aşırılıklardan kaçınılmıştır.
• Uzak çağrışımlar yerine açık bir anlatım tercih edilmiştir.
• Geleneksel söyleyişlerden yararlanılmıştır.
• Şairler, kendilerini toplumun sözcüsü olarak görmeye başlamışlardır. Toplumcu şiir yeniden önem kazanmaya başlamıştır.
• Şiirde biçimden çok içeriğe önem verilmiştir.
• Slogan üslubu şiire girer.
• Bunalım, yalnızlık, sıkıntı temalarının yerine gelecekten ümitli olma, inanç, mücadele, direnme ve sorgulama isteği gibi temalar şiire girer.

TÜRKİYE
Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Boynu bükük ayçiçeği
Şiirin ve aşkın geleceği.

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Dağ rüzgârı, portakal balı
Alçak gönüllü, hünerli, sevdalı.

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Yazgısı kara yazılmış gelin
Kurumuş sütü memelerinin.

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Harlı bir ateş gibi derinde yanan
Haramilerin elinde bulunan.

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Güngörmüş bilge toprağım
Yunus, Pir Sultan, Nazım

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Bozlak, ağıt, halay ve zeybek
Dumanı üstünde ekmek

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Asmaların üstünde gün ışığı
En güzel geleceğin yakışığı

Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum
Zinciri altında kımıldayan
Bitecek sanıldığı yerde yeniden başlayan.

Ataol BEHRAMOĞLU



İSMET ÖZEL( d.1940):
İkinci Yeni sonrası toplumcu gerçekçi akıma dahildir.
ATAOL BEHRAMOĞLU(d. 1940):
Ankara DTCF Rus dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu.Öğrencilik yıllarında Türkiye İşçi Partisi’ne girerek örgütlenme faaliyetlerine dahil oldu. “Fikir Kulüpleri Federasyonu”nun kurucularındandır. Dönüşüm dergisini çıkardı.
1970’te İsmet Özel’le birlikte “Halkın Dostları” dergisini çıkardı. Daha sonra kardeşiyle birlikte “Militan” dergisini kurdu. “Sanat Emeği” dergisinin de kurucularındandır.1979’da Türkiye Yazarlar Sendikasının genel sekreteri oldu. 12 Eylül darbecileri tarafından 10 ay tutuklu kaldı.
İlk şiirleri, çeşitli yerel gazete ve dergilerde “Ataol Gürsu” mahlasıyla yayınlandı. Yükseköğrenimi esnasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini bir araya getirerek ilk şiir kitabı “Bir Ermeni General” 1965’te basıldı.gençlik döneminde Orhan Veli, Attila İlhan ve İkinci Yeni etkisindedir.Gerçek şiir kimliği, 1965-1971 arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları gibi dergilerde çıkan şiirleriyle oluşur.Bu şiirlerde toplumcu gerçekçi şiirin ilkeleri görülür. Çevirileriyle de dikkat çeken Ataol Behramoğlu halen İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve edebiyatı bölümünde doçent sıfatıyla bölüm başkanlığı yapmaktadır.
ESERLERİ: Bir Ermeni General, Bir Gün Mutlaka, Yolculuk Özlem Cesaret Ve Kavga Şiirleri, Ne Yağmur…Ne Şiirler…Kuşatmada, Mustafa Suphi Destanı, İyi Bir Yurttaş Aranıyor, Eski Nisan, Dörtlükler, Türkiye Üzgün Yurdum Güzel Yurdum, Bebeklerin Ulusu Yok,Kızıma Mektuplar, Şiirler, Sevgilimsin, Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var, Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar, Aşk İki Kişiliktir, Aşk, Gizlice Sevgilim, Bu Aşk Burada Biter, İki Ağıt, Okyanusla İlk Karşılaşma, Hayata Uzun Veda
SÜREYYA BERFE:

8. 1980 SONRASI ŞİİR:
1980’e kadar şiiri ideolojiye yakınlaştıran şairler, darbenin ardından şiirdeki ideolojik unsurları azalttılar; ama tamamen vazgeçmediler. Bu süreçte bir ideolojik doygunluk ve bıkkınlık yaşandığı kesindir. Tekrar sanatkaranelik ve güzel şiir yazmanın peşine düşülür ve bu yüzden ideolojisine güvenerek şair olmaya çalışanlar şiirle yüzleşmekten çekindikleri için 1980’den sonra meydanı boşaltırlar.
Düşünsel ve duyumsal birikimlerin sanatın üst diliyle anlatımı ön plana çıkar. İnsani duyarlık ve evrensel tecrübeler şiirin merkezine kondurulur.Önceki şiir gelenekleriyle barışık bir şiir anlayışı doğar. Türk kültür ve medeniyet tarihine imge düzeyinde göndermeler yapılır.İkinci yenicilerdeki gibi yeniden imgelere dönüldü ve yeni imgelemeler oluşturuldu.Şiirde kapalı ve karmaşık bir anlatıma yer verdiler.İkinci yeni şiirine özgü uzak çağrışımlar yeniden şiire sokuldu.
Bu dönemin şiir anlayışında, toplumsal sorunlara değinen ama fazla ideolojik olmayan bir şiir tonu yakalandı. Gerçekçiliğin yanı sıra gerçekçiliğin ötesine geçmek isteyen bir gizemci şiir anlayışı yaratıldı.Gelenekten yararlanıldı.1980 sonrası şiirinin ölçülü, şiir kurallarına saygılı ve sentezci bir tarzı vardır.
Dünya şiirlerinden çevirilere geniş yer verildi.Şair, şiir adına arayışa çıkar.Arayış, şiirin olduğu her yerdedir.Bunun için çeviriler, bu dönem şiirinin ana kaynaklarından biridir.

1980 sonrası şiirlerinde ahenk, söyleyiş üzerine kurulur.Temanın belirlediği vurgu ve tonlamalarla (müzikalite) ses akışı,söz ve ifade tekrarları ahengi sağlar.

Fakat şu da unutulmamalıdır: 1980 sonrası Türk şiirinde belirli ve ortak noktalara sahip yeni bir edebi hareket meydana gelememiştir.

1980 sonrası yine darbe yapılmış, ülke sağ-sol kavgasıyla çalkalanmıştır. Yazar ve şairler farklı kutuplara ayrılmış, sanki birer kesimin sözcüsü durumuna gelmişlerdir. İşte böyle bir ortamda şiirin teması “özgürlük, emperyalizm düşmanlığı, tam bağımsızlık, dostluk ve kardeşlik, mutluluğu arama, gelecekten ümitli olma” gibi daha siyasi ve toplumsal yönlere kaymıştır. Şiirdeki üslup, mücadele havasını yansıtmakla beraber, bazen özeleştirel ve mistik bir tavra bürünür. Serbest nazımın yanı sıra yeni biçimler de kullanılmıştır. Kafiye düzenine tam bağlı kalınmaksızın yer yer ses tekrarlarından oluşan bir ahenk yaratılmıştır. Söylev üslubunun şiire özgü bir ritim sağlaması söz konusudur.


HAYDAR ERGÜLEN: 1956 Eskişehir doğumludur. Sosyoloji eğitimi almıştır. Yayıncıdır. Reklam yazarlığı yapmaktadır. Halen Radikal gazetesinde denemeler yazmaktadır.

ESERLERİ:
Hafız ile Semender, Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Üzgün Kediler Gazeli

HÜSEYİN ATLANSOY: 1962 Eskişehir doğumludur. Sosyoloji eğitimi almıştır. Dergâh, Diriliş, Hece dergilerinde şiirleri yayınlandı. Şiirlerini adlı kitabında topladı. “ yolculuk, şehir” imgelerinin yanı sıra şiirimize “zenci suret, şehit söz” gibi yeni imgeler katmıştır.

ESERLERİ: Su Burcu, İntihar İlacı, Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi

1980 SONRASI TÜRK ŞİİRİNE MENSUP ŞAİRLER:

Haydar ERGÜLEN, Hüseyin ATLANSOY, Necat ÇAVUŞ, İhsan DENİZ, Mehmet OCAKTAN, Seyhan ERÖZÇELİK, Adnan Özer, Osman KONUK, Osman HAKAN


1980 SONRASI TÜRK ŞİİRİNE ÖRNEKLER:

SU UĞULTUSU ÇOCUKLARDIR GÖKYÜZÜNÜN BEKÇİLERİ


İYİ GÜNLER İLERİDE ANNEANNE

İyi günler, ileride anneanne.
İyi günler ileride.
Bense 24 saatlik
Günlerdeyim anneanne
Rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
Ne de bir gül düşüyor dalından
Sen böyle istersin, bilirim
Gülümseyerek anneanne
Oyun ne sarışın kızlar
Göz kırpıyor esmer delikanlılara
Ne de Ortadoğu
Bir gül bahçesi oluyor. Yine de iyi günler
İleride anneanne
Esmerliğimiz
Kıyamet herkese
Halime bakıp üzülme anneanne
Bir bakarsın dayımla beraber
Ortak bir iş kurar
Belki bir süpermarket açarız Ne dersin kasada
Muzaffer durur, gülümseyerek
Yok, yok olur; Dandy, Popcorn
Ve Calve çorba satarız.

Kahrolsun Amerika, deriz ondan sonra
Kahrolsun, Fransa, Çin ve Mançurya…
Kahrolur, biz böyle deyince
Devr-i daim düzeniyle dönen dünya! Mançurya da kahrolur
Niçin kahrolacaksa!

Anneanne ah anneanne
Çıkış yok ve bu tereke
Rahmetli dedemin yüreğinde
Daha eski bir mesele Anneanne müzmin
Baş ağrılarım artıyor.
İşte yaşamak bu deyip dostlar
Müttefiklere gülümsediğinde dostlar.
Sade ekmeği bildiğimiz
Günler geçmişte
Ve güzeldi anneanne
Şimdi ekmek dile gelse
Boğazımızdan geçişine
Utandığını söylerdi.



Yüreğimiz bölüştürülemez
İyi günlerde


İyi günler yok!
İyi günler yok anneanne… Kıyamet bize
Kıyamet bize
Kıyamet bize


Kıyam / et bize!
Hüseyin ATLANSOY


ESER YAZAR EŞLEŞTİRME ŞEMASI:

Abdülhak Şinasi Hisar: Fehim Bey ve Biz, Boğaziçi Yalıları

Ahmet Hamdi TANPINAR: Abdullah Efendinin Rüyaları, Beş Şehir, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Ahmet Kutsi TECER ( Aşık Veysel’i keşfeden şair): Şiir: Şiirler. Oyun:Koçyiğit Köroğlu, Bir Pazar Günü, Satılık Ev, Köşebaşı, Yazılan Bozulmaz
Arif Nihat ASYA: Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor
Attila İLHAN (Mavici): Ben Sana Mecburum, Sisler Bulvarı, Zenciler Birbirine Benzemez,Sokaktaki Adam
Aziz NESİN: Öykü>Damda Deli Var, Geriye Kalan, Rıfat Bey Neden Kaşınıyor, Fil Hamdi, Hayvan Deyip Geçme, Ölmüş Eşek, İt Kuyruğu,Yüz Liraya Bir Deli, Hangi Parti Kazanacak, Bay Düdük, Gıdıgıdı, Yeşil Renkli Namus Gazı, Biz Adam Olmayız Roman>Kadın Olan Erkek, Gol Kralı Sait Hopsait, Erkek Sabahat, Şimdiki Çocuklar Harika, Oyun>Biraz gelir misiniz, Toros Canavarı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Hadi Öldürsene Canikom
Bedri Rahmi EYÜBOĞLU ( Ressam-şair): Şiir:Yaradana Mektuplar, Karadut, Tuz, Yaşadım Gezi Yazısı ve Denemeleri: Canım Anadolu, Tezek, Deli Fişek, Resme Başlarken
Behçet NECATİGİL (Ev- aile şairi): Şiir>Kapalıçarşı, Evler, Eski Toprak, Dar Çağ, Yaz Dönemi, Divançe, İki Başına yürümek, Beyler Biyografi-Bibliyografya> Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü
Bekir Sıtkı ERDOĞAN: Bir Yağmur Başladı, Dostlar Başına
Cahit KULEBİ: Atatürk Kurtuluş Savaşında, Kamyonlar Kavun Taşır,Yeşeren Otlar, Adamın Biri, Türk Mavisi, Zerdali Ağacı, Yangın, Ekinin Göz Yaşları
Cahit Sıtkı TARANCI: Şiir>Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel, Ömrümde Sükut, Sonrası Mektup> Ziya’ya Mektuplar, Evime ve Nihal’e Mektuplar Cemil MERİÇ: Bu Ülke, Mağaradakiler, Umrandan Uygarlığa, Işık Doğudan Gelir, Kırk Ambar, Kültürden İrfana, Saint-Simon İlk Sosyolog- İlk Sosyalist, Jurnal I, Jurnal II
Cevat Şakir KABAAĞAÇLI (Halikarnas Balıkçısı): Aganta Burina Burinata, Mavi Sürgün, Merhaba Akdeniz, Ötelerin Çocuğu, Uluç Reis, Turgut Reis, Deniz Gurbetçileri
Ceyhun Atuf KANSU: Bir Çocuk Bahçesinde, Bağbozumu Sofrası, Çocuklar Gemisi, Yanık Hava, Yurdumdan, Bağımsızlık Gülü, Sakarya Meydan Savaşı, Buğday Kadın Gül ve Gökyüzü,
Ece AYHAN: Bakışsız Bir Kedi Kara, Devlet ve Tabiat, Zambaklı Padişah, Yort Savul
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL: Han Duvarları, Canavar, Çoban Çeşmesi
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA: Havaya Çizilen Dünya, Çocuk ve Allah, Üç Şehitler Destanı, Türk Olmak, Yedi Memetler, Çanakkale destanı, Dışardan Gazel, Hiroşima, Malazgirt Ululaması, Vietnam Savaşımız, Yunus Emre’de Olmak, Mevlana’da Olmak
Güngör Dilmen KALYONCU: Midas’ın Kulakları, Canlı Maymun Lokantası,Kurban, Bağdat Hatun, Deli Dumrul
Haldun TANER: Oyun:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Günün Adamı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Eşeğin Gölgesi, Astronot Niyazi, Öykü: Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, Konçinalar, On İkiye Bir Var, Yaşasın Demokrasi, Sancho’nun Sabah Yürüyüşü,
Halit Fahri OZANSOY: Aruza Veda
Kemal TAHİR: Roman> Devlet Ana, Yorgun Savaşçı, Esir Şehrin İnsanları, Hür Şehrin İnsanları, Rahmet Yolları Kesti,Kurt Kanunu, Kelleci Mehmet, Sağırdere, Körduman, Yediçınar Yaylası, Öykü> Göl İnsanları
Mehmet KAPLAN: Tanpınar’ın Şiir Dünyası, Şiir Tahlilleri, Hikaye Tahlilleri, Nesillerin Ruhu, Türk Edebiyatı üzerine Araştırmalar, Büyük Türkiye Rüyası, Kültür ve Dil
Melih Cevdet ANDAY: Rahatı Kaçan Ağaç, Garip
Memduh Şevket ESENDAL: Roman:Ayaşlı ve Kiracıları, Vassaf Bey, Miras Öykü: Otlakçı, Tahran Anıları ve düşsel Yazılar, Kelepir, Mendil Altında, İhtiyar Çilingir, Sahan Külbastısı, Veysel Çavuş, Gönül Kaçanı Kovalar
Nazım hikmet RAN: Şiir> 835 Satır, Jokond ile Si-ya-u, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Taranta Babu’ya Mektuplar, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Kurtuluş Savaşı Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları, Kuvayı Milliye Oyun> Kafatası, Ferhat ile Şirin, Bir Ölü Evi, Yusuf ile Menofis, Lüküs Hayat, Roman> Kan Konuşmaz, Yeşil Elmalar,Yaşamak Güzel Bir Şey Be Kardeşim, Ivan Ivanovic Var mıdır Yok mudur?

Necip Fazıl KISAKÜREK (Mistik – Öz şiirci): Çile, Örümcek Ağı, Ben ve Ötesi, Kaldırımlar, Reis Bey, Tohum, Bir Adam Yaratmak
Nihal ATSIZ (Türkçü – Milli Edebiyat zevkini Sürdürenlerden): Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Ruh Adam, Z Vitamini, Deli Kurt, Yolların Sonu
Nurullah ATAÇ: Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Diyelim, Söz Arasında, Okuruma Mektuplar, Günce,Ararken
Orhan KEMAL:Öykü> Ekmek Kavgası, Sarhoşlar, Çamaşırcının Kızı, 72. Koğuş, Arka Sokak, Kardeş Payı, Babil Kulesi Roman> Baba Evi, Murtaza, Bereketli Topraklar Üzerinde, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği, Eskici ve Oğulları, Gurbet Kuşları, Mahalle Kavgası, Müfettişler Müfettişi
Orhan PAMUK: Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı, Kar, Masumiyet Müzesi Orhan ASENA: Hurrem Sultan, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Atçalı Kel Memet
Peyami SAFA: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Sözde Kızlar, Yalnızız, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Fatih-Harbiye, Türkçe-Osmanlıca-Uydurmaca, Kızıl çocuğa Mektuplar
Recep BİLGİNER: Yunus Emre, Sarı Naciye, Gazeteciden Dost, Oyun Bitti, İsyancılar, Ben Devletim, Parkta Bir Sonbahar günüydü, Karım ve Kızım, Sevgi ve Barış, Politikada Bir Sarı Çizmeli.
Refik ERDURAN: Yağmur Duası, Deli, Cengiz Hanın Bisikleti, Ayı Masalı, Turp Suyu, Canavar Cafer, Karayar Köprüsü
Sabahattin Ali: Şiir>Dağlar ve Rüzgar Öykü> Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Kamyon, Sırça Köşk Roman>Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna Oyun>Esirler
Sabahattin EYÜBOĞLU: Deneme: Mavi ve Kara, Sanat Üzerine Denemeler, İnceleme: Yunus Emre’ye Selam, Pir Sultan Abdal
Sait Faik ABASIYANIK (İstanbul Hikayecisi): Öykü:Son Kuşlar, Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Tüneldeki Çocuk, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Az Şekerli Roman: Medar-ı Maişet Motoru, Kayıp Aranıyor,
Selim İLERİ: Cumartesi Yalnızlığı, Pastırma Yazı, Dostlukların Son Günü, Destan gönüller, Her Gece Bodrum, Yalancı Şafak, Kafes
Sezai KARAKOÇ: Şiir>Körfez, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Sesler, Gül Muştusu Deneme ve İnceleme>Yunus Emre, İslamın Dirilişi, Ölümden Sonra Kalkış, Mehmet Akif, Mağara ve Işık
Suut Kemal YETKİN: Edebiyat Konuşmaları, Edebiyat Üzerine, Günlerin Götürdüğü, Düşün Payı, Estetik Metafizik,Estetik Tarih, İslam Mimarisi, Ahmet Haşim ve Sembolizm
Tarık BUĞRA: Küçük Ağa, Osmancık,
Turan OFLAZOĞLU: Genç Osman, Kösem Sultan, Fatih, Cem Sultan, Deli İbrahim, Sinan, Bizans Düştü, IV. Murat, III. Selim, Keziban, Allah’ın Dediği Olur, Sokrates Savunuyor, Yine Bir Gülnihal, Elif Ana, Gardiyan.
Ülkü TAMER: Şiir>Soğuk Otların Altında, Gök Onları Yanıltmaz, Ezra ile Gary, Virgülün Başından Geçenler, İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür, Sıragöller, Yanardağın Üzerindeki Kuş Öykü> Alleben Öyküleri
Yaşar KEMAL: Roman> İnce Memed, Yılanı Öldürseler, Binboğalar Efsanesi, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Ölmez Otu, Yer Demir Gök Bakır, Üç Anadolu Efsanesi, Ağrı Dağı Efsanesi, Çakırcalı Efe, Yusufçuk Yusuf, Öykü> Sarı Sıcak
Ziya Osman SABA: Geçen Zaman, Nefes Almak, Sebil ve Güvercinler, Yedi Meş’ale




9. CUMHURİYET DÖNEMİ HALK ŞİİRİ
Aşık Veysel, Abdurrahim KARAKOÇ, Murat ÇOBANOĞLU, Şeref TAŞLIOVA, Mahzuni ŞERİF, Aşık Feymani,
Hazırlayan: Mehmet Turan

1 yorum:

Yorumunuz onaylandıktan sonra görülecektir..Bir hesabınız yoksa "adı/url veya anonim"i seçerek kolayca yorum yapabilirsiniz.

Blogger tarafından desteklenmektedir.