SPONSORLU BAĞLANTI

.

.

AKİF PAŞA EDEBİ KİŞİLİĞİ,ESERLERİ

Written By edebiyat fatihi on 30 Haz 2013 | 30.6.13


AKİF PAŞA (1787 – 1845)

1787 senesinde Yozgat’ta doğdu. Altı yaşında iken babası ile hacca gitti. Hac dönüşü ilk tahsiline Yozgat’ta başladı. Yozgat’ta divan kâtipliğinde bulundu. Daha sonra İstanbul’a giderek Divan-ı Hümayun kalemine kâtip oldu (1814). Başarılı çalışmalarından dolayı kısa zamanda arka arkaya terfi etti. Vezirlik rütbesiyle Hariciye nazırlığına getirildi. Bir sene sonra kendisine daima rakip gördüğü Pertev Paşanın azli ile boşalan Mülkiye nazırlığına getirildi. Bir sene kadar bu görevde kaldıktan sonra hastalığı sebebiyle tekrar nazırlıktan alındı ve Kocaeli mutasarrıflığına tayin edildi. Halkın şikâyeti üzerine 1840 senesinde azledilerek, önce Edirne’de daha sonra da Bursa’da ikamete mecbur edildi. 1844 senesinde hac farizasını yerine getirmek için Hicaz’a gitti. Hac dönüşü İskenderiye’de hastalanarak 1845’te vefat etti.

Akif Paşanın geçinemediği ve sevmediği en önemli rakibi Pertev Paşa idi. Aralarında geçen çekişmeleri anlatmak ve kendisini temize çıkarmak için Tabsıra adlı eserini yazdı. Ancak, Pertev Paşanın, kendisine düşmanlık beslemediği ve zaman zaman yardım ettiği anlaşılmaktadır. Tabsıra’da öne sürülen suçlamalar, Pertev Paşanın haksız yere öldürülmesine sebeb olmuştur.
Akif Paşa Tanzimat döneminde yazdığı şiir ve nesirlerinde kullandığı halk dilini yakın dili ile ön plana çıkmıştır. Özellikle onbirli hece vezniyle yazdığı şiirlerle sadeleşme adına önemli bir iş yapmıştır. Adem Kasidesinde; varlıktan nefret eder ve ondan kurtulmaya çalışır. Kasidenin adından da anlaşılacağı üzere onun yokluğa dönüşü mevcudatın yokluktan yaratılma inancına dayanır. Eserin yazılmasında imparatorluğun o günkü hali ve Paşanın başına gelen felaketler de rol oynamıştır. Bütün bunların yol açtığı bedbinlikler eski şiirin mücerred ve süslü ifadesi ile ortaya konmuştur.
Adem Kasidesi: Psikolojik, metafizik ve estetik olmak üzere üç cephe gösterir. Hayattan bıkmış, muzdarip, kötümser görüşlü ve ümitsiz bir ruh halini ortaya koyduğu kaside, zamanında konu yönünden yenilik kabul edilmiştir. Akif Paşanın bu şiirde kullandığı tema daha sonra Hamid ile Recaizade Ekrem ve Servet-i Fünuncular tarafından da işlenmiş, böylelikle Akif Paşa bir yol gösterici olmuştur.
Eserleri:  Tabsıra, Eser-i Akif Paşa (Muhtelif mektupları), Muharrerat-ı Hususiyye-i Akif Paşa, Risalet-ül-Firasiyye ves-Siyasiyye.

Adem Kasidesi:
Akif Paşa her ne kadar Tanzimat sanatçısı olsa da zihniyet ve felsefe bakımından eski geleneği sürdürmektedir. Osmanlı devletinde edebi muhit iki kolda gelişme göstermiştir. Bunlardan birisi tasavvuf ve divan anlayışı bir diğeri ise Horasan Alp-erenlerinin Anadolu’ya taşıdığı ve daha çok kırsalda var olan sade duyguların, duyuşların süsten uzak doğal iklimlerin edebiyatıdır. Divan ve Tasavvuf edebiyatı şehirlerdeki ve yüksek tahsil içindeki zümrelerin edebiyatı olmuştur. İşte Akif Paşa da bu geleneğin adeta Tanzimat’taki bir uzantısıdır. Eski tasavvuf ve divan geleneğindeki ideal alem ahırettir. Bu alem aslında yokluktan ibarettir. İnsan ve kainat yoklukta var olan ve mutlak hakikatin (Allah) sadece evrendeki yansımalarından ibarettir. Bu anlayış hemen hemen tüm divan ve tasavvuf şairlerinde ana felsefe olmuştur. O yüzden bu şairler genellikle sosyal meselelere ilgi duymamışlardır.
Akif Paşa geleneklere uyarak Adam Kasidesinde varlıktan kurtulma özlemi içindedir. Ancak onun bu özlemi diğer şairler gibi inancından ziyade yaşadığı sosyal ve siyasi hayattan ileri gelmektedir. Akif Paşa Osmanlı devletinin topyekûn bir çöküş içinde olduğu dönemde yaşamış, siyasi hayatında da her türlü entrika ve çirkefliklere şahit olmuştur. Bu durum Akif Paşa’nın varlıktan uzaklaşmasına, yokluğu aramasına sebep olmuştur. 
Adem kasidesinin psikoloji, metafizik ve estetik olmak üzere üç yönü vardır. Kaside her şeyden önce gelecekten ümitsiz, hayattan muzdarip bir şairin ruh halini ortaya koyar. Bu ruh hali içinde bulunduğu durumun aslında özeti niteliğindedir. Ethem Pertev Paşa yüzünden siyasi hayatta gözden düşülmüş ve ağır bir hastalığın vermiş olduğu ıstırap bu bedbinliğin ana sebebi sayılabilir. Bu durumunu kasidenin değişik yerlerinde ifade etmektedir.
Ber-murad olmayacak ben yere geçsin alem.
Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pa-yı adem
                İhtiraslarının kurbanı olan şair, emellerine ulaşmak istemiş, fakat hayat buna bir türlü izin vermemiştir. O halde hayatta var olmanın ne anlamı olabilir ki… Nitekim şair, 41. beyitte “Yokluk gecesi binbir şey doğurduğu halde kendi istek yıldızının feleğin ufuklarından bir türlü doğmadığını” söylüyor. Yine 38. Beyitte “ Istırabın kendisini çok kötü harap ettiğini öyle ki adem ankasının büyük kanadı yatağı olsa yine dinlenemeyeceğini” belirtiyor. Bu beyitte kullandığı vücut kelimesiyle hem bedeni hemde ruhu kastettiğini anlamak mümkündür. Her iki tarafı da hasta bir adam…
                Hayattan kopmuş ve muzdarip insanlar kendilerini bu ızdıraptan kurtaracak şeyler hayal ederler. Hayatlarından, özellikle 2. Abdülhamit baskısından bunalan Servet-i Fununcular, mutlu olabilmek için Yeni Zelanda’ya göç etmek istediler. Bu istekleri gerçekleşmeyince hayallerinde bir ülke tasvir ederek hayal âlemlerinde yaşamaya ve mutlu olmaya çalıştılar. Ahmet Haşim, bedeni çirkinliğini ve bu çirkinliği yüzünden kadınlara karşı soğuk olmasının ıstırabını mehtaplı gecelere sığınarak gidermeye çalıştı. Yahya Kemal, yıkılmış ve yok olmaya yüz tutmuş koca bir medeniyetin vermiş olduğu ıstırabı Osmanlının ihtişamlı dönemlerini hayal ederek adeta o günlere giderek telefi etti. Fuzuli “ Gelin ey ehl-i hakikat, çıkalım dünyadan / Gayr yerler gezelim özge sefalar görelim” diyerek insanları mükemmel ve gerçek olmayan bu alemden çıkmalarını hakiki varlık ve alemlere yolculuk etmeye davet eder. İşte Akif Paşa da kaside de varlığı beğenmiyor, ondan kurtulmak istiyor. Fakat onun göçmek istediği yer ne bu dünyada bir yer ne de ahırettir. Ümitlerini de kaybeden şair, ademi (yokluğu) özlemektedir. O yokluğu mutlak bir sükun olarak niteliyor. Nitekim daha kasidenin başında “Ne gam u gussa ne renc ü alem ü bim ü ümid / Olsa şayeste cihan can ile cuya-yı adem” beytiyle yokluğu övüyor ve onu mutlak bir huzur ülkesi olarak niteliyor.
                Akif Paşa, ızdırap ve yokluğu tariflerken aslında bir felsefe ortaya koyuyor. İnsanın ızdırap çekmesinin ana sebebini insanın veya varlığın hem var hem de yok olmasına bağlıyor. Burada şair yokluk üzerine derinleşiyor. Kasidenin 8 ile 23. beyitleri arasında İslam kültüründe var olan “tek varlık” kavramını örnekleriyle anlatırken bu varlığın içinde evrenin de aslında yok olduğunu izaha çalışıyor. Kâinattaki her şeyin varlıkla yokluk arasında olduğunu, var olan her şeyin bir gün yokluk gerçeği ile yani ölümle karşı karşıya kalacağını ifade ediyor. Zira var olan her şey yok olmaktadır.  Kâinat bir tezattan ibarettir. Bu tezat varlık ve yokluktur. İnsan mantığı bir şeyin hem var hem de yok olamayacağını söylese de var olan her şey bir gün yok olmak için var olmaktadır. Yok olmayan tek bir hakikat vardır ki o da tasavvufçuların ifade ettiği üzere yokluğu ve varlığı zatında taşıyan tek varlık, yani Allah’tır.
                Akif Paşa varlık – yokluk kavramlarından anlamayan ancak bu hususlarda fikir yürüte bazı şeyhlere de kasidenin çeşitli yerlerinde çatar. Ona göre yokluğun sırrına çözebilmek için arşı aşmak yani varlığın sınırlarını aşmak gerekir. Bu hususta fikri olanların tasavvufun temel felsefesi olan “ölmeden önce ölmek” sırrına ermeleri gerekir. Varlığın yokluktan ibaret olduğu fikri her ne kadar tasavvuf felsefesinde olsa da Akif Paşa, tasavvuftaki varlık yerine yokluk üzerinde derinleşiyor. Eskiler yokluğu bir tarafa bırakarak Allah’tan ve ona duyulan aşkta bahsederler. Bundan dolayı tasavvuf şairlerinde ıstıraptan ziyade sevgi ele alınır. Yunus Emre’de olduğu gibi tüm tasavvufçularda hakim olan düşünce Allah’ı seven, varlığın verdiği ıstıraptan şikayet etmez, varlığı Allah’ın bir tecellisi olarak kabul eder. Fakat Akif Paşa’da ıstırap sevgiyi yok etmiştir. Bu anlayış Tanzimat şairlerinin birçoğunda da devam etmiştir.

                Sonuç olarak Adem Kasidesi eski dünyamızın bütün ıstıraplarını ortaya koyarak bir bitişi ve sonu izah etmiştir. Kaside adeta dünyanın çöküşünü anlatmaktadır. Yok olmayı isteyen bir medeniyet neticede amacına ulaşmış ve yok olmuştur. Bu kaside ölüm fikrine dayanan bir medeniyetin adeta en son karanlık şarkısıdır. 
Paylaşmak İsterseniz :
SON YAZILARDAN HABERDAR OLMAK İÇİN TWİTTER'DA TAKİP EDİN

Yorum Gönder

Yorumunuz için şimdiden teşekkürler...Blogger'da bir hesabınız yoksa ''Anonim'' veya ''Adı/Url'' bölümünü seçerek kolayca görüşlerinizi belirtebilirsiniz...

 
Support : roman özetleri | ŞİİR TAHLİLLERİ |
Copyright © 2011. edebiyatfatihi.net - All Rights Reserved
Template Created by Published by EDEBİYAT FATİHİ
Altyapı by Blogger
Yandex.Metrica